Thursday, April 26, 2007

Kadınlar


Deriella' nın blogundan öğrendiğime göre Time dergisi sıfır beden olma uğruna binging ve bulimia illetine yakalanmış bir kızın başından geçenleri yayınlamış..

Üzülüyorum ben artık yaa, acıklı birşey bu.

Kadınları bir şekilde her tarih diliminde her sosyal toplulukta cendere içine almayı başarıyor bu hayat. Eski çağlarda çektiklerimiz zaten biliniyor. "Modern" çağlarda ise zincirimiz vücut imajımız, ölçülerimiz, güzel olma zorunluluğumuz.. Nasıl olup da erkekler göbeklerini bazen saygınlık aracı gibi kullanırken ve bu hayatlarında hiçbir olumsuzluğa yol açmazken, bizim 2 gram fazlamız affedilmez bir suç olabiliyor? hayatımızı kaydırabiliyor? Doğa bile acımasız, yumurtlama zamanımıza bile kısıt getirmiş, 60 yaşında yavrulayan erkeklere rağmen biz hayatımızın ortasında hatta daha öncesinde kendimizi yumurtalık rezervimizi kontrol ederken buluyoruz.

Yeter artııkk..

Sadece erkeklerin yol açtığı birşey değil bu, kadınlar da gönüllü bu cendere içine girmeye, kendi cinsimizi en acımasız eleştirenler bizleriz. Recm lerde ilk taşı atan eminim bir kadındır. Bir kadını "orospu" diye dışlayan erkeklerden önce kadınlardır. Bunun sebebi de gerçi bir şekilde "erk" sahibi olan erkeğe yaranma amacıdır. "Bak ben onun gibi değilim, beni seç.." mesajı verilir alttan alta. Çünkü doğduğumuz andan itibaren bir erkeğe kendimizi beğendirmemiz kodlanır bize, zayıflığımız kodlanır, en modernimiz, en aşmışımız bile içten içe hissetmiştir bunu.. Yani kadınlar suçlu ise kendi cinsini aşağılamakla, bu biraz da onu böyle kodlayanların suçudur.

İşimiz zor..

Bir yanda çarşaflara sokmak eve tıkmak isteyenler, bir yanda güzel olmazsan yaşama mesajı verenler, bir yanda bir grubumuzu evlenmek bir grubumuzu "eğlenmek" için isteyen beyinsizler..

Yok mudur bir alternatif? İnsan olmamızın, insan olarak değerlendirilmemizin bir yolu yok mudur?


Not: Deriella' cım bu aslında senin son postuna yazdığım yorumdu ama coşup olayı yorumluktan çıkarınca post şeklinde yazdım, sen yoru gibi okuyabilirsin. :)

Tuesday, April 24, 2007

Gezelim Görelim


ilk kim turu icat etti? Yani organize gezmeyi? Önceden bir yerden bir yere gitmek bayağı zahmetli bir iş olduğundan bu toplu gezmeler herşey dahiller filan yoktu tabii. Sadece ferdi bazı teşebbüsler vardı, Evliya Çelebi gibi, o da kendisinden başka böyle diyar diyar gezen yok diye baya rahat atını oynatmış, gezi notlarını yazarken ara ara cidden yazmış(!) bir büyüğümüz. Kendisine saygısızlık yapmak istediğim sanılmasın, tabii ki değerli biri, ben haddim olmadan çemkiriyorum kenardan, kıskanıyorum herhal :) Ne diyordum, sonra taşıtlar filan böyle yaygınlaşınca filan biri çıkıp ben bi grup insanı dolaştırayım bunlar bana fix bir para versin nasıl dedi acaba? Kim dedi? Ben takarım böyle şeylere..
Nerden çıktı bu mevzu derseniz 3 günlük tatilde turla Kuzey Ege turuna gittim ben, gezdim diycem lafı nerelerden dolaştırıyorum yani :) Gezdim pek de güzeldi, ama ben bu antik kalıntı olayından birşey anlamıyorum yahuu. Yani nedir, bir sürü yıkık taş görüyoruz, rehber bidi bidi birşeyler anlatıyor, tamam anlattıkları ilginç ama bunları buraya gelmeden de anlatabilir diyorum ben içimden. Bir sıra duvar işte karşımızdaki, yıkık dökük, resmen harabe :))) Yani tabii abartıyorum ama sahiden bu antik kent, muazzam taş yığıntıları, kırık dökük tiyatrolardan filan hazzetmiyorum ben. Onun yerine doğada durup sessizliğin sesini dinlemeyi seviyorum. Hatta o sessizliğe aşığım ben. Hani çook ıssız, yeşil, ağaçlıklı bir dağ başında oturursunuz, etrafta hiiç insani bir ses yoktur ve siz doğanın sesini duymaya başlarsınız, rüzgarın sesini, yaprakların hışırtısını, hafif hafif küçük küçük sesler, normalde diğer gürültülerden asla duymadığımız sesler. Nasıl huzur verici birşeydir o. Ve bağımlılık yapar. Ben bu tip doğa ve kalıntı yerlerini gezerken hep içimden rehbere "- Bi sus şekerim, tamam çok şey biliyorsun bizi aydınlatıyorsun sağol ama ben şuracıkta oturup sessiz olmak istiyorum" dedim. Dışımdan diyemedim. Denir mi canım ayıp..
Yine de çok güzeldi, İstanbul da olmamak güzeldi, İstanbul a dönmek güzeldi, hatta Beşiktaş tan geçerken "Geldik bizim memlekete" diye sevinmek güzeldi. Ablamla vakit geçirmek güzeldi, atletik insan o kadar yürüdük ettik, bir yorulmadı ben hep pestil şeklinde o ise yeni uyanmış insan tazeliğinde :) Canım ablam.
Bunlar dışında geziden aklımda kalanlar:
- Cunda adası minik ve çok tatlı bir yerdir. Dondurma külahı kokusu ve balık kokusu insanı çıldırtabilir.
- Su fışkırtan garip deniz hayvanları canlı canlı yenebilmektedir. Bunu garson neşeyle anlatıp tüylerinizi diken diken ederken ürünün reklamını yaptığını sanabilmektedir. (neydi onlar yahu sahiden?)
- İşyerinden kaçarken çıktığınız 10 kişilik turda bu 10 kişiden biri süpriz bir şekilde işyerinizde çalışan biri olabilir. ihtimalleri varın siz hesaplayın.
- Yetmemiştir, Assos u gezerken yakın çalışma arkadaşlarınızdan biri ile burun buruna gelebilirsiniz. "Bu şehir arkanızdan gelecektir" arkadaşlar, şairin vardır bir bildiği :)
- Rehberlerin her yerde anlaşmalı olduğu bir ticarethane vardır, Cunda dan zeytinyağı, Ezine den peynir, Onyx'ciden Onyx (taş çeşidi) aldırmak için her tür dili dökerler. Siz de kanın alın vallahi zeytinyağı da peynir de şahane. Bir de Assos tan aldığım tarhanalar. Mımmm..(Bu arada ben 3M Migros u Mımmm Migros sanıyordum eskiden, ohh leziz Migros şeklinde, ne çocuksu diye kınıyordum bir de, cahil Talisman :))
- Şeytan sofrası denen yer ne güzeldir öyle..
- Son olarak grubumuzdaki 6-7 yaşlarında bir çocuğun, rehberimizin son gün otelin önünde yaptığı "otelimizden ayrılış vakti" şeklindeki acıklı konuşmasına tepkisi: "Stres yapma yahuu, gazla gitsin!"
Gazlayın gitsin..
Not: Foto benim cep telefonu ile Sarımsaklı da çektiğim bir foto. Köpecik "cesedimi çiğnemeden giremezsiniz bu eve" şeklinde yatmış ben bunun etrafında çok dönünce de tek gözünü kaldırıp şööyle bir tehditkar bakış attı, ben vınnnn..:)

Thursday, April 19, 2007

Seviyoruum


Ya ben bu Leonard Cohen var ya, çok seviyorum onu.. İlk keşfedişim ergenlik- ergenlikten çıkma zamanıma denk gelen ve beni büyüleyen "Natural Born Killers- Katil Doğanlar" filmi iledir. Orda film Leonard Cohen 'in "Waiting For The Miracle" şarkısı ile açılır ve akar. Etkileyiciliğinde payı olan bir şarkı bence.

Ben o dönem hem sahiden bir mucize bekleyen (hoş hala da beklemiyor muyum) biraz aklı havada bir ergen olarak filme bayılmış ve özdeşleşmiştim. Sonradan geçen sene seyredince çok da bir numara yokmuş dedim. Hele bazı yerlerin kör gözüm parmağına anlatımı bana "Amaaan bu filmi mi bu kadar beğendim ben" hissiyatı yaşattı. Yine de pek sevdiğim Juliette ve Robert Downey Jr. nin oyunculukları, hapishane sekansları vb yine de iyidir o kadar da abartmıyım.

Neyse lafı dolandırdım, bu keşfedişten sonra asıl obsesyon boyutunda hayranlığım kendisinin hayatı ve şarkılarını anlatan I'm your man filminin soundtrackini dinlememle başladı. Önce I'm your man keşfedildi ve bu sözleri söyleyen adam Quasimodo bile olsa "Al beni" dedirtecek kıvamda şarkı sözleri ile kendimden geçtim. Sonra "Famous Blue Raincoat" dinlendi ve Leonard Cohen in şairliğine bir kez daha hayran olundu. Adam şarkı sözü değil şiir yazıyor yahu. Ve nasıl iç acıtıcı bir durumu nasıl olgun bir duruşla karşılayan aşık bir adam.

Mevzu şu:Şarkıda bir adam var, en yakın arkadaşı bunun sevgilisi ile beraber olmuş, sevgilisi sonra adama geri dönmüş bu sebepten arkadaşı ile arası bozulmuş ama arkadaşını aslında seviyor da ve özlemiş. Şöyle ifade etmiş:
And what can I tell you my brother, my killer

What can I possibly say?

I guess that I miss you, I guess I forgive you

Im glad you stood in my way.


Yes, and thanks, for the trouble you took from her eyes

I thought it was there for good so I never tried.


Burdaki olay çok içimi acıttı, adam öylesine aşık ki sevdiği kadının gözündeki gölgeyi bir başkası hatta en yakın arkadaşı bile kaldırsa, teşekkür ediyor, sevgilisinin gözünde o gölge yok artık diye.. Ve bu yüzden de iyi ki yoluma çıktın bana engel oldun belki senin kadar onu mutlu edemeyecektim diyor. Bu nasıl bir kendinden vazgeçiş, sevgiliye adanmışlık.. Ağlamak istiyorum. Hatta bu şarkıyı her dinlediğimde Leonard Cohen e sarılıp ağlamak istiyorum: "Çok yorgunum be Leonard Abi, beni bir tek sen anlarsın böhüüü" şeklinde.. Hani Atatürk büstüne "Çok yalnızım be Atam" diyen Kadir İnanır misali :)) (Komser Şekspir)

I'm your man de süper, dediğim gibi bir adam gelsin de bu sözleri söylesin direk erirsiniz. Hiç şansınız yok, mesela:

If you want a lover

I'll do anything you ask me to

And if you want another kind of love

I'll wear a mask for you

If you want a partner

Take my hand

Or if you want to strike me down in anger

Here I stand

I'm your man

If you want a boxer

I will step into the ring for you

And if you want a doctor

I'll examine every inch of you

If you want a driver

Climb inside

Or if you want to take me for a ride

You know you can

I'm your man
Veya:
And if you've got to sleep

A moment on the road

I will steer for you

And if you want to work the street alone

I'll disappear for you

If you want a father for your child

Or only want to walk with me a while

Across the sand

I'm your man


Ben dayanabilirim diyen çıksın ortaya..

Ah be Leonard Abi..Ne derdin var, uyuyan yılanı uyandırıyorsun.. Off off..

Tuesday, April 17, 2007

GÜZELDİK


Ankara' yı pek sevmem ben. Orda okudum, hatta hayatımın en güzel 4 senesini belki orda yaşadım. Bu anlamda nankör diyebilirsiniz bana ama bu 4 yılda Ankara sınırları içinde olmama rağmen kampüsten çok az çıktım, kampüsümü seviyordum ben yani. Ama hayatımın en güzel, en duygulu ve anlamlı günlerinden birini de Ankara' da geçirdim.

14 Nisan Mitinginden bahsediyorum tabii ki. "Orda olmalıydın" denir ya, o ortamı anlatmak için de orda olmalıydınız diyorum. Değişik parti, yaş, sosyal sınıftan olan insanların nasıl birleşip tek bir organizmayı oluşturduğunu görmeliydiniz. Gerçekten kalabalık canlı gibiydi, akan ilerleyen, nefes alan bir canlı. Ben kendimi içinde bir alyuvar, bir akyuvar gibi hissettim. Gerçi akyuvar nasıl hisseder hiç bilmiyorum ama benim içim hayranlık, sevinç, umut, cesaret ve coşku doluydu. Hayranlık hissim Atatürk' e. Ölümünden bu kadar sene sonra bile insanlarını bir araya böyle toplayabildi, tek yürek haline getirebildi. Liderlik, vizyon sahibi olmak böyle birşey olsa gerek.

Mitinge giderken arkadaşlarım darbecilerin mitingine mi gidiyorsun dediler. İçim buruldu, darbeci filan değilim ben, darbelerin bu ülkenin başına gelen en kötü şeyler olduğunu düşünüyorum fakat ne yapsaydım? Otursa mıydım kıçımın üstüne, tam benim gibi düşünen ve söyleyen insanlar çıksın diye beklese miydim? Asıl orda olmam gerekiyordu ki, bu harekete darbecilerin değil (darbeci de nasıl bir kelimedir yahuu) ülkesini seven ve geriye gitmesini istemeyen insanların katıldığını göstereyim. Kime göstereyim? Kendime yahu en azından. Ve daha sonra görmek istemeyenlere hala pervasızca kabadayı ağzıyla konuşanlara.

Son bir çuvaldız var kendime ve benim gibi düşünenlere batırmak istediğim: Daha aktif olmalıyız. Daha aktif ve daha çalışkan. Aktif olamadığımız için harekete geçmediğimiz için gerek oluyor bu mitinglere.

14 Nisan bir başlangıç olsun artık sesimizi çıkaralım, sesimizi kendi silahımızla, demokrasi ile kesmeye çalışmalarına izin vermeyelim. Çoğunluk pasif diye azınlık çoğunluğa hükmetmesin.

Thursday, April 12, 2007

Ağır Ölüm


Ağır Ölüm

Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.

Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine "i" harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.

Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.

Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.

Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.

Pablo Neruda

Tuesday, April 10, 2007

Zevk Düşkünü


Bir hedonist olduğuma karar verdim.

Zevk almak için yaşıyorum ben.. "Ya biz ne için yaşıyoruz acı çekmek için mi? " diyebilirsiniz tabii herkes zevk almak ister ama bendeki daha fatal sanki. Yani yapmaktan zevk almadığım ama gerekli şeyleri yapmıyorum ben. Sanki birşeyi yapmak için illa ondan zevk almam lazım. Biraz çocuksuluk var. Mesela birşey size başta sıkıntı verir ama uzun vadede iyidir ya, ya da gerçek bir başarı elde etmek için uzun vadeli düşünüp tatsız şeyler de yapmak zorundasınız filan. İşte benim o yönlerim çok zayıf. Zevk almadığım şeyleri bünyem reddediyor, böylece hep kısa dönem hazlar yaşıyorum.

Yeme bozukluğu problemim de bundan bence. Çözdüm. Yani yemek yemeyi seviyorum ve şu anda en fazla zevk aldığım şey de o. O yüzden de vazgeçilmez. Hani azıcık az ye sonra ne bileyim bu sayede tamamen atıyorum dağcılık zevkini filan tat di mi? Yook öyle uzun vadeliler peşinde değiliz. Hemen haz istiyoruz, en kolayı da yemekler. Gelsin ağır yemekler, gitsin aburcuburlar, nedir? Mutlu oluyoruz..

Hedonistim hedonistiiim, unutulmakmış kaderiim.. :)) (Derbederim şarkısını uyarladım. )

Off offf.. Son olarak felsefemi destekleyen bir de slogan attırayım:

"Üşeniyorum öyleyse yarın!"

(Bildiniz "düşünüyorum öyleyse varım" ın dönüştürülmüş hali :) Bu benim değil bu arada alıntı.)

Monday, April 09, 2007

THREE EXTREMES

Madem çekiklerden bahsediyorum, devam edeyim. (Bu da blog kalıbım olmaz inşallah, ikidir aynı şekilde başlıyorum. :))
Cumartesi günü hayatımda en beğendiğim filmler listesine kafadan top 10 a giren bir film seyrettim: "Three Extremes", "Üç Sıradışı"Sıradışı demek hafif kalır filmlere hele de birine :)
Bu film 3 uzakdoğulu ve başarılı, tanınmış yönetmenin orta metrajda 3 filminden oluşuyor. (Orta metraj deniyor mu bilemiyorum ama kısa filme göre filmlerin süresi uzun sayılacağı için böyle dedim.)
Her 3 filmin de ana teması, insanın içindeki kötülüğün boyutları, kaynakları, bir anlamda nedenleri ve insanın kötülüğünün nerelere kadar gidebileceği. Bence her 3 filmde de bu sınır hayli zorlanmış.

Birincisi: Kutu (Box) Takashi Miike nin bir filmi. Takashi Miike yi "Audition" , "One missed call" gibi filmlerden anımsayabilirsiniz. Kendisinin Audition filminin konusunu biraz biliyor ve filmi seyretmeye korkuyorum :) Ama seyretmek farz oldu artık çünkü 3 Extremes deki filmi çokk güzel. Film 30 yaşlarında bir kadının gördüğü bir kabusla açılıyor, kadın her gece aynı kabusu görüyor, bir adam bir kutuyu gömüyor. Ve anlıyoruz ki kadının ikiz kardeşi ve kadın bir sirkte gösteri yapıyorlar, dans ediyorlar sonra bir kutunun içine giriyorlar, daha küçük oldukları için kutuya sığabiliyorlar ve beraber çalıştıkları adam (babaları olabilir) sihirbazlık numarası ile kızları kutudan kaybedip yerlerine çiçekler getiriyor. Klasik illüzyon..
Daha fazla yazmıyım seyredecekler için sadece şunu söyliyim hem rüya, rüyanın içindeki unsurlar hem de gerçek çok çarpıcı ve finali süprizli. Ben görünce aaa diye bağırdım hatta. (Zaten filmlerde tepkilerimi zor kontrol ederim. Bir festivalde gece 24,00 den sonra oynayan bir korku filmini seyrederken deli gibi çığlık atarak, sinirleri gerilmiş tüm seyircilerin kahkahalarla gülmesine sebep olmuşluğum vardır. Çok komik zincirleme bir tepkiydi :))

İkinci film: Mantı (Dumplings) Gerçekten en ilginci bu idi. Kadınların güzelleşmek genç kalmak , yalnız kalmamak için nereye kadar gidebileceklerini anlatan bir film bu da. Kahramanımız eski aktrist Bayan Li, orta yaşlı, kocası kendisini genç bir kızla aldatıyor ve Bayan Li gençleşmek, güzelleşmek için bir mantıcının kapısını çalıyor. Mantılar olabilecek en taze et kullanılarak yapılmış ve .. ve işe yarıyorlar. Ayy düşününce tüylerim ürperdi yine. Tabii ne oldu mantı altı üstü demiş olabilirsiniz ama etin hammaddesini bilseniz... Bırrrr..


Üçüncü film: Cut (Kes) Bu film bir önceki postta bahsettiğim yönetmenin filmi ama o film nasıl insanı gevşetiyor rahatlatıyorsa bu film o kadar geriyor, zorluyor, bunaltıyor. Konusu az biraz Saw (Testere) yi andırıyor. Şöyle ki, ünlü bir yönetmen kendisini evinde belinden bir lastikle kapıya bağlanmış buluyor yani çok ilerlerse lastik gerilip adamı gerisin geri duvara çarpıyor hareket kabiliyeti sınırlı, ayrıca karısı piyano başında bir sürü iple bağlı durumda, odada bir de kız çocuğu var. Anlaşılıyor ki bunun filmlerinde oynayan bir figüran bunları hazırlamış ve yönetmene eğer evdeki kız çocuğunu boğmazsa her 5 dakkada bir karısının bir parmağını keseceğini söylüyor. Kadın piyanist. Film ilerledikçe yönetmenin de göründüğü kadar iyi olmadığını hatta karısının hepten kötü olduğunu filan görüyoruz. Çünkü kadının ağzı bağlı, açılınca ilk sözü "Kızı öldüür, kızı öldüür" oluyor. Ulen günahsız çocuğun ölmesindense bir kaç parmağın gitsin diyemiyosunuz tabii. Bırrrrr.. Bunun da finali çarpıcı.
Ve bu çekiklerin estetik anlayışları nasıl birşeydir. Ne kadar güzel görüntüler, nasıl çarpıcı renk kullanımı özellikle Mantı da..Off off.. Alın beni aranıza bir iki kanlı film çekelim ey Uzakdoğulularr..
Ha bir de Uzakdoğu Sineması deyince "Dolls" u da anmadan hatta bir saygı duruşunda bulunmadan geçemiycem..
İzleyin izlettirin.
Sevgilerr :)

Friday, April 06, 2007

Ben Bir Robotum Ama Sorun Değil

Madem filmlerden girdim olaya, az daha devam edeyim hızımı almışken. Biraz festivalden bahsedeyim. Çeşitli sebeplerden henüz sadece 3 film görebildim ama özellikle birinden bahsetmek istiyorum ki vizyona filan girerse kaçırmayınız.


"I am a Cyborg But It's OK" Yani "Ben bir robotum ama sorun değil."
Bir akıl hastanesinde geçiyor film. Kahramanımız kendini cyborg sanan bir genç kız, öyle olduğuna inandığı için yemek yemiyor, robot bedeni bozulur diye düşünüyor. Bu yüzden çok fazla zayıflıyor. Ninesi de şizofrenmiş ve kendini fare sanıyormuş, sadece turp yiyormuş, bu ninesi ile vakit geçiriyormuş genelde, sonra ninesini akıl hastanesine kaldırmışlar fakat kadının takma dişleri bizim kahramanda kalmış. Ninesine takma dişleri yetiştiremediği için turp yiyemeyeceğini düşünüp üzülüyor kahramanımız, onu en çok üzen şey bu ve bu takma dişleri taktığında elektronik aletlerle konuşabileceğine inanmış.


Diğer kahraman yine akıl hastanesinde ve insanların yeteneklerini çalabildiğine inanan bir genç çocuk. Kızın yaşlarında. Bir tür ayin yaparak insanların yeteneklerini çalıyor, buna akıl hastanesindeki diğer hastalar da inanıyor.


Film bu iki ilginç insanın akıl hastanesinde karşılaşıp birbirlerine aşık olmalarını anlatıyor. Ama alıştığımız bir aşk filmi değil, iletişim kurma biçimleri, hareketleri hiçbir şey klasik manada ilerlemiyor.


En büyük başarısı filmin, size dünyayı şizofren birinin gözünden birebir verebiliyor. Yani bir süre sonra onların dünyayı görüş biçimi insana çok normal gelebiliyor. O kalıbı kapıyorsunuz.


Ve film olağanüstü yaratıcı ve üstüne komik. Hele bazı sahneler var ki ben dakikalarca güldüm.


İnsanın üstünde çok güzel bir etki bırakan, çıkınca suratınızda koccaman bir gülümseme oluşturan bir filmdi..


Seviyorum ben bu çekikleri yaa :))

Tuesday, April 03, 2007

SOBEEEE


Yeni bir sobe furyası başlatmak istedim. Daha önce sorulmamış bir konu bulayım diye az kastım sonunda benden beklenebilecek soru çıktı:En sevdiğiniz 5 film nedir?
Belki daha önce sorulmuştur ama yine de ben bir şansımı deniyeyim.
Tabii önce kendim cevaplamalıyım di mi?
Çok zor önce onu söyliyim yani bugün yaptığım liste ile yarın yaptığım liste aynı olmayabilir. Ama deniycem:
1- Dead Ringers: (Ölü İkizler) David Crononberg in yönettiği hakettiği ilgiyi maalesef görememiş (bence :)) Jeremy Irons abimizin ikizleri oynayarak gözlerime bayram ettirdiği film. Hatta bir sahne var ki, Jeremy Irons, bir kadın ve ikizi dans ediyorlar ayakta, yani kadının önünde bir Jeremy Irons arkasında bir Jeremy Irons var. (İğrenç espri: Yediği önünde yemediği arkasında :)) O sahneyi izlerken tarifsiz hisler yaşadım daha doğrusu tarif etmek işime gelmiyor. Aaa ne oldu bana akıllı uslu post yazıyodum sapıttım birden :))Neyse tabii ki filmi sevme nedenim bu değil, hastalıklı bir ikiz ilişkisi anlatılmış, ikisi de kadın doğum doktoru, biri çok aktif, dışa dönük biri içe dönük, utangaç, kendini ortaya koyamayan biri. Biri efendi biri köle gibi. Bunlar ikiz olduklarından aktif olan bir kadın tavlıyor, çekingen olan beceremediğinden kardeşi tavladıktan sonra kadına yaklaşıyor, kadın ikiz olduklarını bilmiyor, tek kişi ile ilişkisi var sanıyor. Bu şekilde pek çok kadını manipule ediyorlar. En son bir kadında baltayı taşa vuruyorlar çünkü pasif kardeş kadına aşık oluyor, kadın da hapçı aksi gibi ve pasif kardeş yavaş yavaş kardeşinin etkisinden kurtulup kadının etkisine giriyor. Vee.. Devamını anlatmıyım seyreden var seyretmeyen vardır. Şunu söyliyim çok boyutlu çok güzel bir film.
2- Yağmurdan Önce: (Before the rain) Bu filme "canım, bitanem" diye hitap edesim var. Üç öyküden ve bölümden oluşan bu öykülerin hepsinin kesiştiği bir film. Bu tarz filmleri seviyorum zati. (Bknz: Short Cuts (Robert Altman), Magnolia, Paramparça Aşklar Köpekler) Yugoslavya' nın dağıldığı dönemlerde yaşanan iç burkucu olaylar var filmde. Hayatımda seyrettiğim en iyi açılışla başlıyor ve o derece de basit ki, gencecik bir rahip harika bir müzik eşliğinde domates topluyor. Bu kadar.. Ama nasıl güzel.

3- Balinanın Sırtında (Whale Rider) : Allahım bu nasıl güzel bir filmdi. Küçücük bir kız var filmde, 13 yaşında, Yeni Zelanda da yaşıyor. Babası batıda çalışıyor, annesi doğumda ölmüş bu yüzden babası kızına bakamıyor, karısını hatırlattığı için. Yeni Zelanda da bir kabilede yaşıyorlar, dedesi var küçük kızın, kabilenin yeni liderini belirlemek için eski bir atalarının ruhunun kimde olduğunu bulmaya çalışıyorlar ama sadece erkek çocukları deniyorlar bizim ufak kız ise ruhun kendisinde olduğundan emin. Erkek dünyasında sıyrılıp kendini kanıtlamaya çalışıyor en çok da çok sevdiği dedesine.. Off çok güzeldi yaa, kızcık acaip iyi rol yapıyordu.


4- Fight Club: (Dövüş Klubü) Yani Fight Club üzerine laf etmeye de gerek yok değil mi? Hakkında söylenebilecek her tür övgü söylenmiştir sanırım. Ben sadece dönem dönem özleyip tekrar izlediğimi belirteyim.Favori sahnelerim Edward Norton un uykusuz olduğu sahneler ve kendini müdürünün odasında dövdüğü sahne. :)

5- Funny Games: (Ölümcül Oyunlar) Bu film apayrı bir post konusu, Haneke de öyle. çalakalem yazmıyım ama en sevdiğim filmlerden. Şiddet sahnelerinde açık hiç bir şey göstermediği halde bu derece dehşete düşüren, kendine bu kadar çeken başka film yoktur yaa.

Daha o kadar o kadar çok var ki, bunlar ilk aklıma gelenler.. Daha Donnie Darko, Usual Suspects, Selvi Boylum Al Yazmalım, Crazy, Kaç Para Kaç, Mustafa hakkında her şey, Karpuz Kabuğundan gemiler yapmak, Aşk ve Sigara, American Beauty, Eternal Sunshine of a spotless mind, vb vb durdurun beniii. :)

Şimdi de sobeleme vakti ehihihi:Deriella, Esther,Limonağacı, Noni, D-Chic, Choking-Candy, Miso Hocam, Gaykedi, Nakhar, Diagonel, Lounge Time.. Topunuzu birden sobeleyebilir miyim? Neden olmasıın :)

Sevgilerr..

Monday, April 02, 2007

LA LALAALAA


Bugün yine geç kaldım. İşimle evimin arası çok açık olduğu için (aa kelime oyunu yaptım :)) azıcık bile geç kalkmak, işe bir saat geç kalmaya yol açabiliyor, değiştirdiğiniz araç sayısı ve bayıldığınız taksi paraları da cabası.. Çok keyifsiz açıkçası.. Bir de böyle durumlarda işi arayıp haber vermeyi sevmiyorum çünkü sesim çok ağlak çıkıyor kendimi ilkokulda hissediyorum. Iyy çok sinir. Neysem bugün 10.00 da geldim işe ve hala ne olup bitiyor burda farkında değilim.. Dublaj Türkçesiyle ifade edersek: "Hey biri bana burada neler olduğunu anlatabilir mi adamım?" sanırım biran önce "o koca popomu kaldırıp çalışmaya başlamam gerek" ama önce bir kaç satır yazayım..:)

Geçen hafta bildiğiniz gibi sunumum vardı. Allahım ne stresli iş, birkaç gün ruh gibi gezdim ve deliler, çılgınlar, bizonlar, vizigotlar gibi yedim..Sunum zamanı geldiğinde de elimde projeksiyon cihazının kumandası, tirtir titreyerek başladım ve o da ne, sesim az çıkıyordu, hemen görevlinin yardımıyla bana mikrofon takmaya başladık, yani bir an sahneden kayboldum arkada mikrofon takmaya çalışıyoruz ama ellerim titrediğinden bir türlü takamıyorum sonunda görevli takmak zorunda kaldı biraz samimi olduk yani ama benim görecek halim yoktu bu durumu, sonra yeniden çıktım, bir süre heyecanlıydım sonra geçti, hatta direk kendim oldum kısa sürede ve kahvede arkadaşları ile konuşan kabadayı rahatlığında mevzuya girdim :)) Komikti, ben eğlendim, insanlar da çok sıkılmadı sanırım. Genelde iki tip surat vardı karşımda, birinci tip, çok ilgilenen oyunu anlıycam diye kasanlar bir de kaykılıp sırıtan ve daha ne yumurtluycak bakalım afacan şeklinde bakanlar.. İyiydi yani. :) Yanlız yöneticim çok sallandığımı söyledi heyecanlanınca bir sarkaç olma olayım var. Sallanıyorum. Neyse, güzel bir deneyim oldu.

Bu arada ataletle savaşım çok da süper geçmiyor, hala yiyorum, hala birşeyleri erteliyorum, Pazar günü mesela yani dün, tüm gün yatıp TV, DVD, Dizi izledim, hatta "Şarkı söylemek lazım" şeklindeki şapşalll programı bile izledim.. Sonlara doğru gözlerim şeşibeş bakıyordu ve kanapede uyuyakaldım ama uyanınca laptop kucağımda yattım ve iki bölüm daha "Dr. House" izledim. Bu arada ne dengesiz insanım, o kadar aşık olduğum Dr.House a gıcık olmaya başladım. Görünce filan bazen "Tüü tipsiz, bi traş ol bee" filan diyorum. Niye böyle oldum bilmem, izlemekten de geri kalmıyorum. Sanırım eski sevgilisini baştan çıkarıp sonra "yok ben seni mutlu edemem, kocana dön" geyikleri çevirmesi beni soğuttu. Basiretsiz insann..

Cumartesi arkadaşlarımda Gloria Jeans de kahve içerken oturduğum yer aynanın önüydü ve birden kendimi görünce kötü oldum, normalde kendimi otururken pek görmüyorum tabii aynada. Birazcık korkunç görünüyorum. Yani ben azcık ürktüm. Sonra insanların beni benden çok gördüğünü yani büyük ihtimalle bu halime alıştıklarını düşündüm ben çok görmediğimden alışmamıştım ondan dehşet duyuyordum. Off öyledir di mi? Bilmiyorum bazen çok kötü oluyorum bazen hiç önemli gelmiyor.

Dün gece "In her shoes" diye bir film seyrettim, Toni Colette, Cameron Diaz oynuyordu, romantik komedi gibi göründüğünden seyredeyim kafam boşalsın diye koydum ama dram çıktı film.. Bana da bu yakışır :) Filmde Cameron Diaz ın şiir okuduğu bir sahne var. Şiir mükemmel. e.e. Cummings in.. Hemen buraya taşıyım dedim. Herkes İngilizce bilmek zorunda olmadığından Türkçe çevirisini de ekledim ama şiirde çeviri, aslı gibi güzel durmuyor doğrusu. Varsın olsun.


i carry your heart with me

(i carry it in my heart)

i am never without it (anywhere i go you go, my dear; and whatever is done by only me is your doing, my darling)

i fear no fate (for you are my fate, my sweet)

i want no world (for beautiful you are my world, my true)

and it's you are whatever a moon has always meant

and whatever a sun will always sing is you

here is the deepest secret nobody knows (here is the root of the root and the bud of the bud and the sky of the sky of a tree called life; which grows higher than soul can hope or mind can hide) and this is the wonder that's keeping the stars apart
i carry your heart

i carry it in my heart..


taşırım kalbini yanımda

(taşırım onu kalbimde)

asla onsuz değilim(her nereye gitsem sen de gidersin, sevgilim;ve her neyse yapılantek başıma senin yapıtındır, sevgilim)

korkmamhiçbir yazgıdan(çünkü yazgımsın, tatlımsın)

istememhiçbir dünyayı(çünkü güzel dünyamsın, vefalımsın)

ve ay daima her ne anlama geliyorsa sensin o

ve günes daima her neyi şakıyacaksa o sensin
işte en gizli sır kimsenin bilmediği(işte kökünün kökü ve goncasının goncası ve göğünün göğü hayat adlı bir ağacın;öyle ki büyür odaha yükseğe umabildiğinden ruhun ya da gizleyebildiğinden aklın)

bu mucizedir işte yıldızları birbirinden ayrı tutan
taşırım kalbini

(taşırım onu kalbimde)

Thursday, March 29, 2007

AMANINNN


Saat 12,30 da sunumum var. En az 100 iş arkadaşıma GO yu anlatacağım. Çokk heyecanlıyııımm.. Bırrrr..

Wish me luck :))

(Biz küçükken böyle bir dizi vardı yaa :))

Tuesday, March 20, 2007

Talisman'ın Mutfakla İmtihanı


Vega dinleyerek yazıyorum yazımı.. "Gözlerinden sızan karanlıklar- Umrumda değil, Ne şimdi, ne sonra, ne boşluklar- Umrumda değil" diye çığırıyor, Vega nın pek sevdiğim solisti.. Sıkıcı iç bayıcı bir toplantıdan çıktım, bitince ilkokulda birbirini ezerek ve bağrışarak ve deli gibi koşarak okuldan çıkan çocuklar gibi hissettim. Lay loyy lomm..

Hafta sonu daveti çok başarılı geçti :) Ama ben deliler gibi yoruldum hem normalde hareketli biri değilim hem de ilk kez adam gibi 3-5 çeşit yemek pişiriyorum ve aynı gün evi toplayıp, süpürüp siliyorum, baya bir nevrim döndü. Ama çok da zevkliydi. İşi gücü bırakıp domestica ya yerleşebilirim. (Domestica bir ülke, sadece ev işi yapanlar orda oturuyor.) Bu arada tüm Domestica sakinlerine burdan selam gönderiyor, ellerinden öpüyor önlerinde eğiliyorum. Ne zor işmiş yahu ev kadınlığı bir de full time iş yani. Dur durak yok. Kendi işim birden kolay göründü gözüme. Annemin kıymetini anladım bi an :))

Bir de ben 31 yaşındayım ya, bazı konularda öylesine kara cahilim ki, kimse inanmaz, mesela hayatımda ilk kez köfte yaptım, yağa köfteyi ne zaman atacağımı ne çeşit bir şeyde kızartacağımı bile yüz kez telefon açıp anneme ablama sordum. İlk kez şu doğrayıcıyı kullandım. Rondo galiba adı. Benim tanıştığım tek rondo bisküvi olandı daha önce. Ama bu rondoya bayıldım ben, artık en iyi dostum, o nasıl soğanları 2 saniyede parça pinçik ediverdi yahuu. Ben bunu ilk gördüğümde deliler gibi güldüm.. Düşünün mutfakta yanlız bir hatun binbir güçlükle makinayı nasıl çalıştıracağını algılıyor, çalıştırıyor sonra gözler faltaşı, deliler gibi gülmeye başlıyor. Cidden komiktim. :)) Acaip coşturdu beni bu parçalama işi. Sora hemen biber, gene soğan, ıspanak filan doğrayıp her seferinde kahkahalara boğuldum.

Bu arada radyo açıktı ve 80 lerin meşhur parçaları çalıyordu. "Who is that girrl" şarkısı eşliğinde dilim dışarda köfte harcı yoğururken kendi kendime sordum ben de: "Who is that girl?" :) Bu arada bayılırım 80 ler müziğine o da bir güzellik kattı işe hele tıfıl Kylie Minogue ile Jason Danovon un"Sealed with a kiss" şarkısı çıkınca iyice coştum. Yaa Kylie nin seksi bir hatun olup boygöstermeden önceki pek kız çocuğu, pek sevimli hallerini de biliriz biz. :)) Yaşlıyım diye övünen ilk insan olarak geçmek isterim kayıtlara :)

Neyse sonuçta yemekler güzel oldu hele ıspanak salatası rüya gibiydi :) Sadece mercimek köftesi az acı olmuştu ama olsundu. Arkadaşlarım da çok beğendi, ilk kez yaptığıma inanmadılar ehihihi :)

Bu sabah bunu neşeyle anlatırken bir arkadaşım "geç kalmışsın bu şeyler için" deyip beni sinir etti. Niye geç kalmış olayım? Saçma. Hiç böyle düşünemem. Gidip bir üç katlı börek pişireyim kendime geleyim? :)) Bakalım ne kadar sürecek bu hamaratlık.. Hadi hayırlısı :))

"Beniiim küçük sevgiliim" bu da bitiş şarkısı. Mor ve Ötesi' nden :)

Thursday, March 15, 2007

Oblomov Olmayacağım


Son günlerde acaip bir yaşama hamlesi içine girdim. Artık ertelediğim hiçbirşey olmayacak. Daha doğrusu erteleme sebebi tembellik ve atalet olan hiçbir erteleme olmayacak. Basit işlerde bunu sağlamaya çalışıyorum şimdilik. Mesela şirkete bir sunum yapacaktım, tarihi de bana bağlı, Mart sonu demiştim önceden, bana sordular geçerli mi diye, ilk aklıma gelen ertelemek oldu. Neymiş daha fazla çalışır mışım, bahane, asıl sebep o gün gelene kadar biraz daha tasasız, dertsiz gün geçirmek.. Bunu düşünüp ertelemedim ve şimdiden hazırlanmaya başladım. Kişisel tarihçemde ilktir sanırım, son güne bırakmamak. :)

Bir de hep arkadaşlarımı eve çağırmaya üşeniyordum, onu da bu haftasonu yapacağım. Portakal Ağacı blogu sağolsun güzel tarifler aldım. Ben yemek yapmam ki, direk dalıyorum ama yemek işine :) Hem yemek yapma, o karıştıran doğrayan aletler filan, kendimi uzaylı gibi hissediyor, hiçbirşey anlamıyorum ama bu güzel birşey keşfedilmeyi bekleyen bir dünya var. Dünya üs Domesticus.. Latincem süper di mi? :))

Menüm şöyle:

Top top köfte (minik köfteler)

Patates Pizzası

Mercimekli köfte (bunu güzel yaparım ender bildiğim yemeklerden :))

Ispanak Salatası

Dondurmalı İrmik Helvası

Nasıl, hedefi yüksek tutmuşum di mi? :) Ama içimden bir ses güzel olacak diyor. Bakalım..Bunların dışında rejim yapmaya devam ediyorum. Hafiflik hoşuma gidiyor.

Aa bir de İstanbul Film Festivali geliyorrr.. Çok mutluyum. Bu akşam mesaiye kalıp festival çalışıcam yani bir sürü filmi inceleyip film seçicem. Çok keyifli birşey. Yaşasınn.. Seçtiğim filmleri sizinle paylaşırım.

Nokta koymayı da Barda filminin müziklerinden "Dediler" ile yapalım. Grubun adı: Üç Nokta Bir (eski adıyla Spitney Beers. Bir de fotolarını koydum)

Sözleri güzel, inanmak istiyorumm..
dediler ki hayat güzel

eğriyi doğruyu bilenler

dediler ki umut sürer

insanları seversen eğer


dediler ki hayat kısa

eğer mutluluklar olmazsa

dediler ki kalmaz yanına yaptıkların bu dünyada


iyiler kazanır

kötülükler kazınır dediler

mutlu olmak için mutlu etmek yeter dediler


tekrar gözden geçirdim

yalan söylememişler

Thursday, March 08, 2007

Mixed


Hayatımla ilgili pek birşey olmuyor. Çalışıyorum, Dr. House seyrediyorum. Oblomov' u okuyorum, dehşetle Oblomov la, pek çok ortak özelliğimiz olduğunu görüyorum. İkimiz de atalet içindeyiz ve ertelediğimiz çoook işimiz var. Ertelenen işlerden nefret ediyorum. Gözümde büyüyen şeyler, halbuki beni yaptığım zaman mutlu edeceğini bildiğim şeyler. Bilmiyorum, başkalarının yapmam için dayattığı şeyleri uslu uslu yapıyorum da kendim dayatınca birşeyler, pek çabuk isyan ediveriyorum. Rejim de öyle birşey değil mi zaten? Yani disiplin dışardan gelince amenna ama özdisiplin sıfır. Aksine özde bir anarşi hakim.

Neyse cici şeylerden bahsedelim yarın gece yeğenimi görmek için Ankara ya gidiyorum, çooook özledim şekerimi. Çoook.. O yüzden çok mutluyum. Hem de gitmişken okuluma da gidicem, okulumu da özledim, canım benim. Ya hayat güzel aslında di mi? Güzel canım olmaz mı?

Bu arada yine rejime başladım ben ama söylemiyom korkuyom hemen bırakırım diye, 32 yaşımda 70 kilo, 33 yaşımda da 54 kilo olma hayali kuruyorum. Hep de kurarım bu hayalleri haa.. Doğum günü fotolarım çok feci ya, morbid obez oldum galiba. İnsan garip bir utanç duyuyor. Bilmiyorum, hep aynı şeyler..

Bu aralar gözüm ağrıyor büyük ihtimalle zorladığımdan ama ben şeker hastası oldum gözlerim geri dönülmez şekilde zayıfladı diye düşünüyorum. Dr. House beni hastalık hastası yapmış olabilir mi acaba?

Hala işteyim, işten sonra 23 Numara filmine gitmek istiyorum ama halim de yok. Bazen herşey gri oluveriyor.

Allahım nasıl saçma bir post oldu bu, ne yapalım hayat da öyle.

Uzan işyerinde mesaiye kalma kalkacak desin, oyumu veririm tüm tanıdıklarıma silah zoruyla verdirtirim, onu da belirteyim son olarak.

Friday, March 02, 2007

Post Doğumgünü Çocuğu


Doğulabilecek en garip günde doğan bir fani olarak, hem 28 Şubat ı hem 1 Mart ı kendime doğum günü ilan ettim ve iki gün de neşeyle şımardım. Tahmin edebileceğiniz gibi 29 Şubat ta doğmuş, bir bahtsız bedeviyim. Gerçi bahtsız da diyemeyeceğim, 29 çekmeyen seneler dediğim gibi iki günü birden doğum günüm gibi yaşıyorum. Bir grup arkadaşım 28 Şubat olarak düşünüyor, bir kısmı 1 Mart.. Yuvarlanıp gidiyoruz. :)

Doğum günlerim nasıl geçti derseniz fena değildi ama her iki gün de mesaiye kaldım :)) Bizim meşhuuur projemiz sonunda hayata geçti ama yine de henüz arkasını topluyoruz, inşallah bir iki hafta sonra normal halime döneceğim. Onun dışında kuzencim bana süpriz yapıp kendi işyerindeki insanların bana doğum günü maili göndermesini sağlamış. O kadar acaip ki, harıl harıl çalışıyorum bir yandan da hiiç tanımadığım insanlardan bööyle sevgi dolu mesajlar geliyor, ağzım açık kaldı.. Sonradan mail adreslerinden keşfettim.. şirin bi süprizdi.:)

Dün öğlen de işyerinden arkadaşlarla yemeğe gittik, pasta kestik, beni pastanın mumlarını üflerken çekmişler. Amanın bir fotoğraf, abi ben yere göğe sığamıyorum yaa.. Neyse hep aynı hikaye daha fazla konuşmuycam bu konuda..
Gece de üzgündüm moralim bozuktu, bir noktada artık kendimi çok çaresiz hissedip House cuğuma sığındım. Üç bölüm seyrettim, üstüne uykum da gelmedi, cin gibi döndüm durdum yatakta sanırım gece 4,30 gibi uyumuştum. iki saatlik uykuyla oturuyorum ama hiiç uykum yok. Nası oluyosa.. Yanlız sanal bir karakter insanı nasıl sarıp sarmalayıp rahatlatabilir yaa, üstelik sözkonusu karakter dünyanın en geçimsiz huysuz insanı portresi halinde ise..
Bir manyaklık var bende ama hadi hayırlısı..
Dayanamayıp yine resmini koyuyorum..:)



Monday, February 26, 2007

Aşık Oluyorum Eyvah :)


Bilmiyorum daha önce söylemiş miydim? Çok sık aşık olurum ben. Yani terbiyesizce ifade edecek olursak ota boka aşık olurum.. Uzun süre aşık olmadım mı bir huzursuzluk gelir içime, sonra bulurum bir aşk rahatlarım.

Sanırım benim aşk dediğim şey bizim bildiğimiz aşktan çok bir çeşit kapılma gibi. Birine kapılıp gitmeyi seviyorum.

Sadece telefonda sesini duyduğum hiç görmediğim birine bile aşık olmuşluğum vardır. Daha önceki işyerimde iş yüzünden hergün bir kaç kez aradığım Hollanda da çalışan bir arkadaştı bu güzide insan. Sesinden aşık olmakla kalmamış, bir de telefon sapıklığına başlamıştım. Arayıp arayıp sesini duyuyor sonra kapatıyordum. Ama şapşal ben hiç gelen telefonları gösteren bir telefon kullanabileceğini düşünmemişim. Bir gün , "Sizin ordan birisi arıyor beni hep ama sanırım sorun oluyor konuşamadan kapanıyor." dediğinde beynimden aşağı kaynar sular boşalmıştı. Ama küçüktüm o zaman yaa, küçük dediysem de 22 filan yani. :)

Daha küçükken ortaokul filan Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ebülfeyz Elçibey e aşık olmuştum. Fikirleri, mücadelesi beni çok etkilemişti. Ama ben fikrinden, duruşundan etkilenmekle kalmamış, tutup bir de topyekün aşık olmuştum :) Defterlerimi onun fotoğrafı ile kaplamalar, iskambille "beni yüzde kaç seviyor" falına bakmalar filan. A şaşkın, adamcağız ülkesini savunuyor, seni de tanımıyor yüzde kaç sevebilir sence? Neyse böyle bir insanım ben işte.


Roman kahramanına, hatta romandaki robota (Isaac Asimov'un bir romanıydı) aşık olmuşluğum bile vardır, yani bir portmantoya filan sarılmışlığım eksiktir.:)

Neyse bu bir araba lafı, yeni bir aşk bulduğumu söylemek için ettim: Dr. House. Deli oluyorum adama. Yeni keşfettim. Normalde Digiturk de çıkıyor ama ben Digiturk almayı reddettiğim için (iyice bağımlı olmaktan korkuyorum.) Dr. House un DVD lerini aldım. Her gece 3 bölüm seyretmeden uyuyamıyorum.Sözkonusu sevgili doktorumuz asosyal, bir ayağı aksayan, ağrı kesici bağımlısı, (dakka başı cebinden bir hap çıkarıp ağzına atıyor.) hastanede gelen binde bir rastlanan vakaları Sherlock Holmes edasıyla çözen, ottan boktan sebeplerle gelen hastaları da azarlayıp, çok zekice ayar veren bir insan. Çok yakışıklı değil ama bir karizma var adamda demeyin gitsin. Kendisine pek yakışan ukalalığı,agresifliği, sevgi denen şeyden fersah fersah uzak görünmeye çalışması ile kadınlardaki "Bu adam benim elime düşse sevgiye inandırırım ben onu" meydan okuma duygusunu uyandıran bir adam.

Ben bayıldım, siz de seyredin diyeceğim ama kıskanırııım, kimseler seyretmesin.. :))

Wednesday, February 21, 2007

Laylayy


Bir süredir içimde bir hafiflik var. Dışımda yok bari içimde olsun diyerek mutlu oluyorum.. Şöyle ki, düşünüyorum da daha dünyada yapacak pek çok şey var yahuu. Daha gidilecek bir sürü film, okunacak dolu kitap, keşfedilecek bir sürü ilginç bilgi, bir sürü gezilip görülecek yer, tanışılacak bir sürü insan, denenecek bir sürü yeni şey, daha yaşadığım şehirde bile gitmediğim bir sürü sokak, çekilmeyi bekleyen fotoğraflar, yine çekilmeyi bekleyen kısa filmler var.. Ben tüm bu güzel olasılıkların karşısında ööylesine ataletle oturup, kiloma, işlerime mi üzülcem? Hiiiç sanmıyoruum..

Üzülmek sadece zaman kaybı, hele ki ataletle, hiçbirşey yapmadan üzülmek.. Saçmaaaa.. Saçmalık resmen. Teyteyteyy..

Niye hormonlu Polyanna modundayım bilmiyom ama iyi oldu bee..:)

Bu arada neler yaptım, projem ertelendi, kabus devam ediyorr :)

Ama bu sayede festivalden birkaç istediğim filme gittim. İyiymserliğim belki bundan..

Filmlerden "Başkalarının Hayatı" çok beğenilen bir filmdi ama bence ritmi kötüydü, insanı filmin içine çekmeyen bir temposu vardı. Bir dirhem bal için bir kilo keçiboynuzu çiğneten cinsten.

Perverts Guide to Cinema, muhteşemdi.. Zizek e hayran oldum. Bu filmde felsefeci ve psikanalist Zizek, önemli filmlerden yola çıkıp sinema ile ilgili çıkarımlarda bulunuyor ve filmlerden parçalar gösteriyor. Adam öyle güzel film okuyor ki, yıllardır bir saniyesini anlayamadığım Lost Highway i iki dakkada anlattı, resmen Nirvana ya eriştim sayesinde :))

Bir de kısa filmlerden oluşan Wholphin vardı orda da birkaç kısa filme bayıldım..

Son zamanlarda uyumaya da başladım gerçi sebebi biraz gribim.. Gribim yüzünden 22,00 de yatakta oluyorum, nasıl iyi geldi anlatamam. yatakta yatıp, günün muhasebesini yapmayı, uykuyu beklemeyi özlemişim, son zamanlarda 2 de 3 te anca uyuyordum o da sanki sızarak ve yatağımda değil.. Uyku düzeni önemli birşeymiş meğersem..:)

Rejim nasıl? Hımmm.. Immm.. Belki sonra yazarım ;)

Öper, kaçarım.

Tuesday, February 13, 2007

One Way Or Another



Daldan dala konasım var bugün..Başlayalım bakalım..
1- Sitenin bahçesinde çiçek açan bir ağaç gördüm, tepemden aşağı kaynar sular boşaldı. Normalde hayatta beni en mutlu eden şeylerden biridir baharda çiçeklenen ağaç görmek ama kış ortasında görünce fena oldum, sanki bahar sevincimiz elimizden alınmış gibi. Çok kötü çok..
2- Sevgililer günü geliyor, sevgilisizim ama nedense üzülmüyorum, içimde biryerlerde bilinçaltım üzülüyor ama bana çaktırmıyor olabilir mi? Sanmıyorum..
3- Çok çalışmak hayatımın fon müziği gibi artık canımı da çok sıkmıyor ama eskisi gibi sinemaya gidemiyorum yeni şeyler keşfedemiyorum gelecek hafta proje bitecek, hayatımı geri almayı planlıyorum. Bir hayatım vardı değil mi? Emin değilim..
4- İntihar etmek için bilekleri yanlamasına değil diklemesine kesmek gerekmiş. Wristcutters filmine gitmeyi çok istiyorum If İstanbul da, ama o gün projenin geçişi var, nere gidiyorsun hey yavrum hey.. Bu sene If İstanbul da harika filmlerin gelmesi ve benim hiçbirine gidemeyecek olmam beni delirtiyor.
Gidebileceklere tiyolar:
- Earthlings
- Bir başkanın ölümü
- Başkalarının hayatı
- Perverts Guide To Cinema (Cinema pervert ı olarak bunu kaçırmam bir felaket..)
5- O adar kitapçı dolaştım haftasonu, hiiç okunacak güzel bir kitap dikkatimi çekmedi, ben mi körüm, iyi kitap mı çıkmıyor?
6- Hep birşeylere yetişmeye çalışıyorum, hiçbirşeye yetişemiyorum. Nalet olsun.
7- Bugün yine normal yeme düzenime döndüm ama bilmiyom bilemiyom sonra neler olur, bekleyelim görelim.
8- İlaçlarıma da geri döndüm.
9- Uykum olsa da uyumamak için kendimle savaşıyorum, gözlerim hep şiş ve seyiriyorlar, ona da alıştım, vücudumda en hareketli yerim gözlerim, çok kalori yakmayı planlıyorum.:)
10- Hayat ne garip vapurlar filan :)) (Kaynak : Ekşi Sözlük)
Öperim sizi..
Ha bir de daha önce de bir post yazmıştım boş çıkmış.. Nihilist bir post olmuş..:)

Friday, February 09, 2007

Monday, February 05, 2007


Ben var ya.. Garip biriyim. Güdülerinin yönetiminde biriyim. Kendi kendisine "Öleceksin. öleceksin" diye diye yemek yemeye devam eden, hatta yemekten sonra değil yemekle eşzamanlı bunları düşünen, hatta kendini hastanelerde kolunda serumla hayal eden ama yemeye aynı iştahla devam eden başka insan var mı?
Sigara yüzünden elleri kolları kesilen ama içmeye devam edenlere çok şaşardım. Benim de onlardan farkım yok aslında. Sanki içimde denetim kabul etmeyen her tür düzenli aktiviteye gıcık olan herşeyi baltalamaya çalışan bir fitneus fücurus var. Ben onla mücadele edemiyorum.
Ayrıca bu "ya hep ya hiç" takıntısı da beni yordu. Yemeği çok yedinse ilaç da içme, hatta herşeyi bırak felsefesine gıcık oluyorum.
Sanırım kendimden çooooookkk sıkıldım.

Friday, February 02, 2007

Sırlar


















Lounge Time beni sobelemiş..
Sanırım kimsenin bilmediği 5 şey sıralama sobesi. öyle algıladım, hemen sayayım ebelikten kurtulayım :)Aslında söylemediğim de az şey kaldı.. Bakalım:
1- GO oynarım ben, üniversitede iken GO Klubüne üyeydim. Yıllarca oynadım ve çok severim. GO ne ola ki derseniz, çook eski antik bir Japon oyunudur. Strateji oyunudur ve tahtada oynanır. iki kişi ile oynanır.Kendine ait bir felsefesi vardır. Anlatmakla bitmez. Derya denizdir. İlginizi çekerse:http://www.geocities.com/mehmet2112/
2- İstanbul a ilk geldiğimde sadece 15 dakika kaldım. Haydarpaşa garında..:) Ankara da okudum ben, İstanbul da arkadaşlarım vardı, birgün aklıma esti kimseyi arayıp haber vermeden trene atladım İstanbul a geldim gece 24,00 de, trenden inince arkadaşlarımın hepsini aradım ama birine bile ulaşamadım, İstanbul a ilk gelişim, gece vakti, feci şekilde tırsıyorum, hemen 24,15 e geri tren bileti aldım ve Haydapaşa garının orda 15 dakka seyrettim İstanbul u.. Çok sevdim, ben burda yaşayım bari dedim, dediğimi de yaptım..:) Yanlız o 15 dakka için tam 20 saat tren yolculuğu yapmış olmam hoştu..
3- Maymun iştahlıyım, boyna bişeylere merak sarar sonra sıkılırım. Latin Danslarına gittim, 4 kez filan sonra hop bıraktım, spor salonuna başladım bir iki gittim sonra kaçtım, ney üflemeye başladım, ki bu çok içimde kalmıştır hala devam etmek istiyorum ama onu da bıraktım. Kısa film çekmek istiyorum bir iki denemem de var ama ondan da sıkılıp kamerayı attım bi tarafa. Böyle herşeye bir saldırma, hiçbirinde uzun süre kalmama durumum var. Ama çok sebat gösterdiğim şeyler de oluyor tabii, örnekse GO.
4- Platonik aşk uzmanıyım. Çok pis platonik aşık olurum bir aşkın tüm safhalarını tek başıma yaşar tek başıma da bitiririm. Hayalperestim.. Ha bir de platonik aşık olduklarımla mutlaka arkadaş olurum canciğer. Tüm kız maceralarını dinler, akıl verir hatta düğünlerinde oynarım. zor zanaattır, kimseye tavsiye etmem.
5- Genelde sakin bir insanım ama damarıma basıırsa feci öfkelenirim ve karşımdakini korkuturum. Ses tonum bile değişir, bu ses benden mi çıkıyor diye kendim de şaşarım.
Eveet, şimdi de ben sobeliyim: Noni ve D-Chic, Deriella ve Limonağacı nı sobeledim. Deriella sobelediğim halde bişiy yazmazsan küserim bak çok pis küserim..:)

Tuesday, January 30, 2007

KAOS


O kadar çok şey var ki yazacak..
Nerden başlayım bilemiyorum ki.. En iyisi maddeliyim.
Başıma Gelen Abukluklar
1- İşyerinde hiç rahat değilim, daha önce dediğim gibi deli gibi çalışmaktayım. Bir türlü de yaranamamaktayım. Neden bilmemekteyim, son tahlilde çok da takmamaktayım..
2- Aile problemlerim oldu, kilometrelerce öteden onların kavgalarında arabuluculuk, arada kalıcılık, kendimi çok kötü üzmecilik yapmaktayım. Fazlasıyla canımı yakan bu proses neyse ki şu anda hafifledi, nerdeyse geçti ama delip de geçti. Bir kaç gece ağlayarak uyudum..
3- Bunca strese üzüntüye karşı koyamadım mı yoksa lanet olası bir iradesiz miyim bilmiyorum ama 3-5 gün çılgınlarr gibi yedim. Hele bir gün öyle böyle değildi. Doldur-boşalt mantığı ile çalıştım resmen. Yıpratıcıydı, lezzetsizdi. Zevk alarak yemedim sadece bişeyi dolduruyordum. Bir tür boşluğu..
4- Diyetisyene gittim, 101 olmuşum tekrar.. 2 adım ileri bir adım geri giden yağız bir yeniçeri delikanlısıyım. Aslında yakında 31 olcam pek de delikanlı sayılmam.. Ühühühü
5- 31 deyince aklıma geldi (yok yok o değil, terbiyesizler :)) ailemle ilgili bir sürü problem yaşadım ya, o an acaip evlenmek istedim, evli olsaydım bana dokunamazlardı, evlenmeliyim, ilk önüme gelenle evlenmeliyim diye düşündüm. Allahtan önme kimse gelmedi :)) Yoksa ben kel fodul demeden evlenecektim. Ne komik değil mi, kazık kadar okumuş kız, cahil filan değil, zaten uzakta yaşadığı ailesinden ayrılmak için evlenmek istiyor.
6- Şimdi bunu itiraf etmeye fecii utanıyorum ama bitmedi.. Hrant Dink e çok üzüldüm ya ben, deli oldum, gecelerce rüyamda gördüm, sonra belki de tesadüf ermeni birine aşık oldum, yani hoşlandım. Hrant Dink e üzülüp gördüğü ilk ermeniye aşık olan ilk insan olarak tarihe geçmek isterim. Utandım valla, utandım.. Bir de kendime etnik köken yüzünden ayrımcılık yapılmaz ama etnik köken yüzünden de aşık olunmaz şapşal deyip durdum. Pozitif ayrımcılık yani.Bu komik aşkın sonu da hüsran, evliymiş sevgili arkadaşımız. Şapşal talisman ilk bakacağı yere yani adamın yüzük parmağına en son baktığı için küçük çapta bir kalp kırıklığı yaşadı işte.
7- Bunu da itirafa zorlanıyorum ama aşık olurken asıl motivasyonum baba özlemi idi, baba.. Babam ben 11 yaşında iken öldü ve ben kendimi onun yokluğuna artık üzülmediğime ikna etmiş durumdaydım. Ama işte 30 yaşındayım ve hala baba özlemi motivasyonu ile birine aşık olabiliyorum. Aşk demeyelim de hoşlanma..
8- Yaa insanım sonuçta dalgalanıp duruluyorum, her gelen dert eninde sonunda gidiyor, yenilere yer açıyor..Varsın olsun.. Gelin len dertler..
9- Hrant Dink e geri döneceğim, onun ve karısının aşkına da ayrıca çok üzüldüm çok tatlı bir tanışma evlenme hikayeleri var ve bir fotoları vardı Tempo dergisinde, büyüledi o fotoğraf beni. Yanyanalar, Hrant Dink karısına bakıp gülümsüyor, karısı da objektife bakıyor gülümseyerek. Ama nasıl bir foto anlatamam. Sevgisi ile karısını sarıp sarmalamış bir adam ve bu sevgi ile sarhoş, hafif mağrur, hafif muzip ve çokça mutlu bir kadın. Öyle içim yandı ki. Neden güzel şeyleri, iyi şeyleri insanlardan alıyorlar? Neden insan gibi insanları koparıyorlar bizden? Yüreğimde hala bir yumru var.

Benden bu kadar, belki de ilk kez bu kadar açıyorum kendimi. Pişman değilim :)
Sevgiler.

Tuesday, January 23, 2007

Yorgunuum


Nasılım?
Feci şekilde çalışıyorum.. Cumartesi- Pazar, gece gündüz demeden..Uykum var hep, gece eve geliyorum genelde laptop kucağımda Lost u seyrederken içim geçiyor, tehlikeli birşey biliyorum ama ne yapayım, izlemek istiyor deli gönül.. Sora ışık açık ööyle uyuyup kalmış oluyom üzerimde kıyafetler, sora sabah servisin gelmesine 3 dakka kala yataktan ok gibi fırlıyorum, bi telaş üstümü değişip, yıldırım gibi servise yetişiyorum ve serviste uyumaya devam ediyorum sanki yataktan hiç kalmamış gibi hissediyorum bazen, işyerine gelene kadar da uyanmıyorum her seferinde aynı yerde (işe gelmeden 3 dakka önce filan) irkilerek uyanıyorum, Pavlov un Talisman ı oldum yani..:)
Proje biterse geçecek diye umuyorum, ummak istiyorum. Sinemaya gidemiyorum, bunalıma giriyorum, Lost u bölük pörçük izlemekten sıkıldım. İnsanları besleyen şeyler var bence hayatta, bu hayata tahammül etmemizi sağlayan, kiminin ailesidir, kiminin çocuğudur, kiminin hobileridir, benimkiler de sinema- kitap şeklinde ve tabii sevgili arkadaşlarım.. Ama şu dönemde hepsinden uzaktayım.. Neyse çok ağlanmıyım geçecek elbet..
Onun dışındaaa rejim nasıl derseniz iyi, ama iki kez sapıttım, ikisinde de çikolata ve fındık yedim. Bunun için çok mutsuz hissetmiyorum kendimi, aynen devam ediyorum çünkü bu sapıtmalardan sonra.. Ve vücudumun ihtiyacı var, hissediyorum. Özellikle regl olmaya yakın krizimde bunu iyice anladım, yani sırf keyiften bunalımdan değil, vücut istiyordu resmen.. Yani içim rahat, salataya devam..:)Diyetisyen randevum da Pazartesi bakalım neler olcak..
Bu arada Hrant Dink e çok üzüldüm. Yürekli özgür bir güvercini, ummadığı şekilde katledebilen insan müsvetteleri yüzünden insanlığımdan utanıyorum. Ne Ermenilere ne Türklere yaranma peşinde olmayan, kendi özgün fikirlerini savunup mücadelesini veren, hiçbir hazır düşünceye, kuruma sırtını dayamayan insan gibi bir insanımızı, Türkçe' yi çok yetkin kullanan bir gazetecimizi kaybettik. Başımız sağolsun.

Monday, January 15, 2007

90 lar..


Trınım trınım.. Sabah Talisman diyetisyene gitti ve 1,4 kg erimiş olduğunu gördü.. Görmemişin kilo vermesi şeklinde bunu hemencik paylaşmak istedi..:))
Heyoo artık 90 lı kilolardayım, 99,8 ama olsun, sonuçta 100 den az daha ne olsun..:)Diyetisyen tartıdaki başarı önemli değil ben yeme alışkanlıklarınızla ilgileniyorum deyip beni bozmasa daha mutlu olcaktım ama neyse :) Arada yemek saatlerim filan şaştığı için söyledi bunu ama ne yapayım, geçen hafta bir gün bile 22,00 den önce eve giremedim,Cumartesi Pazar çalıştım, bu şartlara her yemek istediğini bulamıyorsun ki.. Neyse bahane bulmayım artık yemeğimi işe taşıycam, kuru meyvelerimi, cevizi fındığı getirdim şimdiden..(Diyette günde 2 ceviz 8 fındık var.) Yarın da sebze yemeği taşıycam onun için bugün cam saklama kabı alcam, umarım güzel birşey bulurum da döküp saçmam. :))
Diyet böyle, diğer şeylere gelince çalışma söylediğim gibi baya hayatımı istila etmiş durumda, bunun dışında Beynelmilel filmine gittim. Özgü Namal a aşık oldum bu nasıl güzel, doğal, süper oyunculuk öyle yahuu.. Film de fena değildi, bence kötü bağlanmış sonuna rağmen.. Eli yüzü düzgün güzel bir Türk filmi örneğiydi. Son dinemde Türk sinemasının şahlanması çok hoşuma gidiyor.
Bir de tiyatroya gittim: Mikado nun Çöpleri. O da güzeldi, yakışıklı Timuçin Esen le adını hatırlayamadığım oyuncu sevgilisinin oynadığı iki kişilik bir oyun. İlk yarıda çok güldüm, ikinci yarıda hüzünlendim. Oyun gücü olarak ikisi de süperdi. Ama Tİmuçin Esen meğer göründüğünden çok zayıfmış, yakışıklılık olarak iyi randıman alamadım. Varsın olsun zaten tiyatro aşkı ile gitmiştim oyuna(!)
Öperim herkesi.

Wednesday, January 10, 2007

Güzel Haber :)


Kırmızı karlar yağmaya başlarsa bugünlerde şaşırmayınız anlayınız ki Talisman ilk kez blogundan güzel bir rejim haberi verecektir. :) Evet evet, yaşasın güzel haber, hem de rejimle ilgili.. 25 Aralıktan 06 Ocak a kadar olan dönemde 5 kilo vermişim.. 25 aralık endokrinolog a gittiğim ve tartıldığım gün 106 çıkmıştım. 06 Ocak ta da diyetisyene gittim orda tartıldım ve ta taam 101 çıktım. Tabii ki ilk başlangıç olduğu ve kilom çok fazla olduğu için bu hız normal ama yine de çok hoşuma gitti tabii..:) İlacın da faydası olmuştur belki benim inatçı kilolara karşı. Ama tabii genelde yediğime göre az yedim hatta kurban bayramında anne yapımı ev baklavalarına, böreklerine ve dahi kavurmalarına göğüs gerdim ve yenilmedim, karada ölüm yok bana :)
Zayıf bir arkadaşım (yani bana göre zayıf, kendisi kilo vermek istiyor.) bana "bu işin sırrı ne, bana da öğret" dedi, valla dedim "benim sır işine yaramaz çünkü sırrım, yemeğin üstüne bir de hamburger yemeyi bırakmam" dedim, çok güldük, doğru ama, her öğünde 3 öğünlük şey yemek alışkanlığımdı..Neysem geride kaldı artık, yani inşallah :)
Tabii herşey toz pembe değil, son üç gündür sevgili ilacım canıma okuyor biraz, hamile gibi dolaşıyorum, herşey midemi bulandırıyor ve kokulara karşı çok hassasım, her an midem ağzımda. Gerçi bugün daha iyiyim sanırım alışıyor bünye.
Bunun dışında feci şekilde yoğunum, bir çalışıyorum, bir çalışıyorum o kadar olur. Blogumu da böyle uzun süre güncellemememin sebebi o. Deli gibi bir tempo var. Ocak sonu biraz hafifler diye ümid ediyorum.
Bir de çok güzel bir şeyden bahsetmek istiyorum o da : Dot Tiyatrosu. İstanbul da İstiklal Caddesinde ufak bir tiyatro salonları var, oturma düzeni itibariyle sahne ortada, yani iki yanında seyirciler var ve sahne ile oturulan yerlerin arası 1 metre ve aynı düzeyde koltuklar. Sanki 15-20 kişi toplanmışınız ve evinizin salonunda tiyatro oyunu oynanıyor. Böyle bir ortam ve gördüğüm oyun yani "Böcek" o kadar iyidi ki anlatamam. Resmen bizi hipnotize ettiler, oyunun temposu bir an düşmedi, bir an rahat nefes aldırmadılar, o kadar da gerilimli bir metni vardı. Ve mükemmel oyunculuk. Bilmiyorum sanki artık başka bir oyun izleyemem gibi geliyor bana.

Merak edenler için dot tiyatrosunun sitesi:

http://www.go-dot.org/

Fotolar da oyundan..

Ya özlemişim blogumu bee, bir daha ayrı kalmam bu kadar..:)

Friday, December 29, 2006

2007 Bizim Yılımız Olsun



2006 dan 2007 ye girerken hem 2006 da yaşadığım şeyleri hatırlamak hem de 2007 sonunda yapmış olmak istediğim şeyleri (gavurun new years resolution dediği olay) listelemek istedim zaten Kanat Atkaya misali listeler yapmaya özel bir ilgim var.
Hemen başlıyorum,
Önce 2006 nın önemli olayları:
1- İş değiştirdim. Önemli bir değişiklikti, sancılı oldu, karar vermem de eski işimden kopmam da.. Severek ayrıldık denir ya o hesap. Son gün işten eve dönünce bağıra bağıra ağlamamı unutamam mesela. Bir de bu tip olayların hep fon müziği vardır bende. Bununki de Çamur grubundan "Yok" şarkısı.Ama herşeye rağmen iş değiştirmem doğru bir karardı ve benim için en iyisiydi.
2- Aldığım yaklaşık 15 kilo.. Buna yorum yapmıyorum. Ama vardır bunun da bir sebebi, bunu yaşamam gerekmiş, inanırım ben böyle şeylere.
3- Ablamların İstanbul dan taşınması - Yeğen aşeriyorum resmen, bu da pek hoş değilmiş geçelim.
4- Kuzenimin ayağını kırması- Hayatta hep başkalarının başına gelir sandığımız bir aksiliğin yanıbaşımızdakine gelmesi ile sarsılma..- Bunu da geçtik.
5- Hoşlandığım kişinin- onun hoşlandığımdan haberi yoktu- en yakın arkadaşlarımdan biri ile beraber olmaya başlaması. En yakın arkadaşımın haberi olduğu için biraz acıtıcıydı, özellikle benim doğumgünümde biraraya gelip beraber olmaya başladıkları düşünülürse :) Ama yapacak birşey yoktu, sonuçta hoşlandığım kişi benden hoşlanmıyordu, arkadaşımın da aralarında böylesi bir elektrik varken vazgeçmesi düşünülemezdi. Ama acıtıyor arkadaşlar. Bu da geçti ama, o arkadaşımla bağlarım da kopmadı, bu krizi bu şekilde yönetip aşabildiğim için kendimi iyi hissediyorum aslında..(Ay pek açılıp saçıldım. Varsın olsun.)
Ay çok süper geçmemiş 2006, ama olsun içinde küçük mutluluklardan bol bol vardı, yazmaya gelince akla gelmeyen ama beni pek mutlu eden.. Çok kahkaha vardı, çok arkadaşlarla geçirilen güzel vakit vardı, güzel filmler vardı, güzel yeni dostluklar vardı. Gidilen keşfedilen yeni mekanlar, geziler vardı. Yeğenciğimle geçirdiğim bir sürü güzel zaman vardı, onun minicik eli elimdeyken hiçbirşey kötü görünmedi bana bu yıl da.
Hem nasıl unuturum 2006 da blog dünyası ile tanıştım ve şu an yüzünü gömeden sevdiğim arkadaş olarak gördüğüm pek güzel dostlarım var.
Şimdi mutlu oldum hiç yoktan..:) Ama zamanım azaldı 2007 de yapmak istediklerim gelecek postun konusu olsun.
Hepinizi öpüyorum, 2007 de tüm blogger arkadaşlarım çok mutlu olsun, sevenleri ile coşkulu mutlu süpper bir yıl geçirsin. Tabii ben de ;)

Wednesday, December 27, 2006

Nothing Is Impossible


Diyet konularına ara verdik sevgili Hugh le ama yine de Pazartesi günkü endokrinolog randevusunu anlatmak ister deli gönül..
Olay şöyle gelişti, sabahın kör vaktinde henüz kargalar kahvaltılarını yeni bitirmiş çaylarını içerken doktorun kapısındaydım ben. Orta yaşlı babacan bir adamcağız. Bana bir sürü soru sordu genetik yatkınlıklarım filan için. Sonra bi tepeden tırnağa muayene etti. Sonra beni tarttı, hiç hoş değil. :) 106 çıktım. Ama işin komiği boyumu da daha uzun tarttı. 2 santim uzamışım :))) Nası oluyosa..
Neysem sonra dedi ki, "Sende insülin direnci var ve bunu düzeltmemiz gerek, şeker hastalığı, Tip2 Diyabet için potansiyel oluşturuyor. Belki yarın olmazsın ama 5 sene sonra olursun, bilemedin 10 ama olursun"
Insülin direncini de şöyle açıkladı normal bir insan kan şekerini dengede tutabilmek için insülini 7 mg salgılarken benim vücut insüline direndiği için daha fazla insüline ihtiyaç duyuluyor ve ben 20 mg insülin salgılıyormuşum. Umarım doğru aktarmışımdır, ben böyle anladım. Sonra bir örnek verdi, bir hastası 30 mg salgılarken gelmiş, 130 kg filanmış, 80 kg civarlarına gelince bunun salgılaması normal yani 7 mg a düşmüş.
Yani kilo verilince halloluyormuş bu sorun ama bu sorun olduğu için de kilo vermen güç, hangisi hangisini doğuruyor belli değil, yumurta tavuk ilişkisi gibi. Bir yerde bu döngüye son vermemiz gerek.
Bunu da şöyle yapacağız, doktorum 3 şeyle olacak bu iş dedi.
1- Diyet (ne süpriz değil mi :))
2- Egzersiz (Spor salonuna filan gerek yok her gün yürü yeter dedi doktor.)
3- Glucophage
Bu üçüncü güzide bir ilacımız olup, kendisi beni iyi edeceğine hasta etmiş, güçten düşürmüştür. Şöyle ki, bu ilaç vücudun mevcut insülini kullanmasını sağlıyor, o direnci kırıyor, iştahı da bu nedenle azaltıyor, zaten çok iştahlı olmamın sebebi çok insülin salgılamakmış. İlaç vücudun insülini kullanmasını sağladığı için vücut extradan insülin salgılamıyor, iştahın da normalleşiyor.

Ben hemen Pazartesi başladım, ilk başta birşey olmadı ama yatmaya yakın bir mide bulantısı bir halsizlik. Neyse uyudum zar zor, gecenin köründe acaip bir karın ağrısı ile uyandım, ishal da yapmış ilaç.. Ama bu yan etkiler normalmiş,bir süre sonra geçiyormuş. Neyse bakalım.
Bu arada Sashacım (karmançorman) bana kendi tecrübelerinden çok bilgi aktardı, sağolsun, umut verdi bana, ben de onun gibi 3 aydan sonra ilacı kesmeyi hedefliyorum.
Ay çok yazdım, konuyla ilgisi olmayanlardan özür.
Bu arada ben tabii ki 3 gündür diyet yapıyor, yürüyor ve ilacımı içiyorum, artık bitecek bu iş.. Ve cidden iştahım azaldı. (Gerçi biraz da mide bulantısı ile başarıyor ilaç bunu bence ama :))Kararlıyım ve kendimi şimdiden en azından moral olarak hafif hissediyorum. :)
Sözlerimi de sevgili Depeche Mode un çok anlamlı "Nothing is Impossible" şarkısı ile noktalıyorum. (Sezen Cumhur Önal oldum ayak üstü :))Sahiden şu anki halime cuk oturuyor şarkı.
Nothing Is Impossible

just give me a reason, some kind of sign
i’ll need a miracle to help me this time
i heard what you said, and i feel the same
i know in my heart that i’ll have to change

even the stars look brighter tonight
nothing’s impossible
i still believe in love at first sight
nothing’s impossible

Türkçesi: (Bu sefer kendim çevirdim, idare edin :))

Bana bir sebep ver, bir çeşit işaret
Bu sefer bana yardımcı bir mucizeye ihtiyacım var
Ne dediğini duydum, ben de aynını hissediyorum
Kalbimde biliyorum ki, değişmeliyim.

Bu gece yıldızlar bile daha parlak görünüyor.
Hiçbirşey imkansız değil.
Hala ilk görüşte aşka inanıyorum
Hiçbirşey imkansız değil.

Not: Foto bir nebula fotoğrafı, bayılıyorum bunlara..

Tuesday, December 26, 2006

Hunk






Biraz kopalım rejimden insülinden yahuu :) Bu ne güzelliktir arkadaşlar.. I love Hugh Jackman..
Bu arada yine de birşeye değinmeden edemeyeceğim, Gluphopage kullanan ya da bilgisi olan var mı? Midemi bulandırıyo şerefsiz ilaç..

Sunday, December 24, 2006

Hey You!


Bugün Pazar, insanların saat 10,00 a kadar yatakta oyalanmayı sevdikleri, zengin sabah kahvaltıları hazırladıkları (ya da hazır kahvaltılara kondukları özellikle erkek veya çocuklarsa) gazetelerin Pazar eklerini tembel tembel karıştırdıkları bir gün.. O zaman.. O zaman benim işyerinde ne işim vaaarrr?? Buranın bağrınarak söylendiğini hayal edin.. :)
Evet işteyim, pek moralim bozuk değil aslında kendimi acındırdığıma bakmayın..
Hemen son haberler, insülin testlerinde insülin direncimin olduğu ortaya çıktı, bunu uzun uzun anlatmıycam, sadece yağlanmayı sağlayan pis bişey işte.. Şişmanlık bunu tetikliyor, bu da şişmanlığı arttırıyor böyle mutlu kardeşler bunlar: obeziteyle insülin direnci.. Bozacam işte mutluluğunuzu.. Böyle bir psikopatlık geldi üstüme sanki insülin direnci bir insanmış da benim düşmanımmış gibi konuşuyom.. Hişş kime diyorum İnsülin Direnci, gelirsem oraya fena yaparım.. Bakma öyle suratıma, hişş sırıtmaaa.. Aha yandı benim devreler..:))
Neysem önlem olarak Pazartesi sabah saat 08,00 e endokrinolog la randevu alındı, kendimi Türk hekimlerine emanet edeceğim.:) Bir de bu insülin direnci şeker hastalığı demek değilmiş, onu sordum doktora sesim titreyerek, hayır şeker hastası değilsiniz ama bu durum potansiyel oluşturuyor dedi. Öldürcem seni potansiyeeell.. Biraz da PMS in yardımıyla delirdim arkadaşlar :)
Akşama Nip Tuck var, heyooo..:) Güzel şeyler var canım hayatta.. Değil mi? Var deyiiin..:)
Bir de Hey You dinleyip duruyom, ne varsa eskilerde var, hey gidi Pink Floyd..Sözlerini de paylaşmazsam çatlarım, bir de tabii ki herkes İngilizce bilmek zorunda olmadığı için Türkçesini de ekledim.

hey you,
out there in the cold getting lonely, getting old
can you feel me?
hey you, standing in the aisles
with itchy feet and fading smiles
can you feel me?

hey you, dont help them to bury the light
don't give in without a fight.

hey you, out there on your own
sitting naked by the phone
would you touch me?
hey you, with you ear against the wall
waiting for someone to call out
would you touch me?
hey you, would you help me to carry the stone?
open your heart, i'm coming home.

but it was only fantasy.
the wall was too high,as you can see.
no matter how he tried,
he could not break free.
and the worms ate into his brain.,

hey you, standing in the road
always doing what you're told,
can you help me?
hey you, out there beyond the wall,
breaking bottles in the hall,
can you help me?
hey you, don't tell me there's no hope at all
together we stand, divided we fall.

hey sen! dışarda soğukta bekleyenyalnız başına ve çökmüş, beni hissedebiliyormusun?
hey sen! geçitte ayakta durankaşınan ayakların ve solan gülüşünle, beni hissedebiliyor musun?hey sen! ışığı gömmelerine yardımcı olma onlara boyun eğme döğüşmeden.
hey sen! orada duran tek başına çırılçıplak telefonun yanında, bana dokunabilir misin?
hey sen! kulağını duvara dayamış durankendini çağıracak birini bekleyen, bana dokunabilir misin?
hey sen! taşı götürmeme yardım eder misin?aç kalbini yuvama dönüyorum.
ama her şey sadece bir düştü duvar çok yüksekti gördüğün gibi
önemli değil onca çabalaması, kurtulamadı sonunda
ve solucanlar yedi beynini.
hey sen! yoldaki, her söylenene boyun eğen, bana yardım edebilir misin?
hey sen! duvarın yanındaki salonda şişeleri kırarken, bana yardım edebilir misin?
hey sen! hiçbir zaman umut olmadığını söyleme bana.Birlikte ayaktayız, yıkılırız bölününce.

Thursday, December 21, 2006

Hello Loneliness


i. her şeyi süpürebilirsin;
sonbaharı süpüremezsin.

sen her şeyi süpürebilirsin;
sonbaharı süpüremezsin.

yalnızsa
sürekli bir sonbaharı
süpürür hep.
düşünemezsin.

ii.
yanar
sobasında
yalnızın
üşüyen
bakışları.

lambasında
karanlığa donuk
bir ışık titrer
sönük-sönük.

penceresi dışına kapanmıştır,
kapısı içine örtük.

iii.
yalnız bin yıl yasar
kendini bir anada.

iv.
yalnızın nesi var, nesi yoksa
tümü birdenbiredir.

v.
yalnız bir ordudur
kendi çölünde

sonsuz savaşlarında
hep yenen kendi ordusunu.

vi.
yalnızın sakladığı bir şey vardır;
boyuna yerini değiştirir,
boyuna onu arar.
biri bulsa diye.

vii.
yalnız hem bilgesi,
hem delisidir kendi dünyasının.
ayrıca; hem efendisi
hem kölesidir kendisinin

tadını çıkaramaz
görecesiz
dünyasında hiçbirinin

viii.
yalnız sürekli dinleyendir
söylenmemiş bir sözü.

ix.
sözünde durması yalnızın
yalancılığıdır kendisine.

ozdemir asaf

Tuesday, December 19, 2006

Obesian Rhapsody


Zayıf Olmanın Getirebileceği Yararlar listesi yapacaktım ama baktım bir önceki şişmanlığın zararlarının tersi oluyor sadece, yeni birşey söyleyemiyorum, bıraktım ben de.. Onun yerine hafta sonu başıma gelenleri anlatayım.
Cumartesi doktora gittim, alakasız bir branş olduğu halde benden şeker yüklemesi testi istedi doktor. Şişmanlıktan dolayı tabii. Neyse efenim ben aç karna kan aldırdım sora bana kocaa bir bardak şekerli su içirdiler. İki saat geçti, (birşey yiyip içmedim) bir de öyle kanımı aldılar. Benim de damarlar yüzeye yakın değildir, çok zorlandılar, sonunda elimden aldılar, baya bir canım yandı.
Neyse yaptırdım bu testleri sonra sahilde yürüdüm, kendimi iyi hissediyodum, yürüyüş sonunda bir markete girdim, birşeyler alırken, aman tanrım, nasıl bir halsizlik geldi üstüme nasıl, soğuk soğuk terliyorum, ellerim filan titriyor, şeker yüklemesi ve açlıktan oldu tabii. Ama tarifsiz bir his, nerdeyse bayılacağım, zar zor gidip markette sergilenen İkram bisküvilerinden birtane alıp ağzıma attım ama alırken ellerim filan zangır zangır titriyor :) Sonra bu bana ilaç gibi geldi, azcık kendime geldim, taksiye atlayıp vınn eve, ardından evde ne var ne yok mideye transfer :) Yine de kendime gelemedim, erkenden uyudum, Cumartesi günüm böylece öldü, ne sinemaya gidebildim ne başka şeye. Pazar da çalıştım yine :( Haftasonunun tek pırıltısı Pazar gecesi çıkan Nip Tuck ın muhteşem bölümü oldu.
Bu arada test sonuçlarını aldım ama henüz doktorla görüşemedim, büyük ihtimal beni bir diyetisyene sepetliycek, yüksek çıkmış gibi duruyor değerler. Birazcık endişeli, birazcık "artık gereğini yapıcaz." modundayım.
Ama sanmayın ki yediklerime dikkat ediyorum, yine çılgınlar gibi yiyorum :( Resmen vücudumun eritmekte zorlanıp yorgun düştüğünü görüyorum. Neyse geçecek ama bunlar. İnanıyorum.

Başımıza gelen bütün bu şeyler,
Dünyada olmamaktan daha iyi.
Hem bizim için hasret falan da neymiş ki,
Sen orda yıldızlara bakar dalarsın,
Ben burda cigaramı yakar dalarım.
İşte olur biter.

Ezginin Günlüğü' nün muhteşem şarkısı, zor zamanlarımda bana yardımcı olur hep. Burdaki hasret kalınan sevgili değil, zayıflık tabii :))

Sunday, December 17, 2006

BitterSweet



Şişmanlığım yüzünden çektiğim acılar:
- Rahat yürüyememek , yürürken soluk soluğa kalmak
- Çok yemek yiyince hiç birşey yapmak istememek, yerinden kıpırdayamamak
- Çok kötü beslendiğim bazı günler kabızlık sorunu çekmek, canımın aşırı yanması
- Bazen çok yağlı salçalı vb yediğimde yediklerimin ağzıma gelip boğazımı yakması, o iğrenç tat
- Devamlı sağlığımdan endişe duymak, kalp hastalığı riski
- Bel fıtığı riski
- Estetik olarak kendini çirkin bulmak
- Etrafın şişman olduğun için seni görüş biçimleri
- Karşı cinsle ilişki ihtimalini bile düşünememek- sebebi biraz da özgüven eksikliği ama özgüvensizliği tetikleyen de şişmanlık
- Ailemin benimle ilgili kaygıları, onları mutsuz etmem
- Biryerlere tırmanamamak, herkes mesela gezide duvardan atlamak gerektiğinde atlayıp giderken boynu bükük kalmak
- Giyecek alışverişinde sıkıntılar, bedenine ve yaşına göre birşey bulamamak
- Obez lafının can acıtması
- Kolesterol yüksekliği yüzünden karşı karşıya kalınan tehlikeler
- Yaş ilerleyip de kilo vermek istersem derimin pörsüyeceği gerçeğini hep düşünüp bunalmam
- Hep hayatı kaçırıyor gibi hissetmek
- Gidilen dans edilen mekanlarda bedeninin salınımlarından kaygı duymak, gönlünce dans edememek
- İnsanların “neden yiyor ki, iradesiz” diye düşündüklerini bilmek- hepsi olmasa da..
- Aynalara tedirgin bakmak
- Fotoğraf çekilirken tedirginleşmek, hele fotolara bakılırken resmen korkmak
- Ofiste dışarı çıkmak için herkesin önünden geçmek zorunda isen dışarı bir türlü çıkamayıp yerinde patlamak.
- Görünmez olmaya çalışmak
- Birinden hoşlanırsan acı çekmek, hoşlanma hakkının bile olmadığına inanmak
- Hep tercih edilmeyen konumunda olmak
- Gece kalkıp çok yiyince çekilen hazımsızlık, göbeğin şiş halinin verdiği maddi acı-estetik değil.
- Çizme giyememek
- Ayaklarının şişmanlayınca büyümesi, ayakkabılara sığamamak
- Bikini giyememek
- Etek giyememek
Şişmanlığın faydaları:
- Yenen yemeklerin verdiği rahatlık hissi- maksimum yarım saat
- Çok yiyince hiçbirşey düşünmemek, kaygıların bir süre rahat bırakması
- Şişmanlığı bahane edip karşı cinsle ilgilenmeyince ilişkilerin getirebileceği anksiyetelerden kurtulma
- Hayatı ertelemek için süper bir bahane
- Yatarken çekirdek kabını koyabileceğin bir göbeğe sahip olma :)

Yaa listelerim böyle bunları hazırlayınca akşama oluşan o müthiiş iştahım biraz azaldı, ekleyecek birşey de bulamadım. İşte.. Story Of My Life. :)
Bundan ibaret olmadığım bir yaşam özlemiyle.
Bir de zayıf olmanın getireceği yararlar şeklinde bir liste hazırlayacağım.
Arkası yarın :)

Tuesday, December 12, 2006

Haftanın Çorbası: Bebek İsteği- Masumiyet- Kader- Kese Kağıdı- Estetik Cerrahi


Evet, bu konulardan bahsedeceğim, yanyana pek uyumlu olmadılar ama son dönemde kafamı meşgul edenler bunlar.
Öncelikle bebek.. Cumartesi günü bir arkadaşımın 3 aylık bebeğini görmeye gittim, nasıl güzel bir yaratık anlatamam, kapkara güzel gözler, ufacık ağız, tombili yanaklar ve gıdı, ortada minicik pamuk bir çene.. Ve nasıl uslu. Kucak yadırgama filan yok, biz oradayken bir kez bile ağlamadı, kendi dilinde muhabbet bile etti. Çevirebilecek olanlar varsa şöyle birşeyler dedi: Agu gu hevv (gerçekten hev diyo:)) Muhteşem birşeydi, maşallah nazar değmesin. O kadar istedim ki bir bebeğim olmasını, bunun için gerekenlerin başlangıcına bile sahip değilim, bu okuma yazma bilmeyen birinin Dostoyevski okmayı istemesi gibi birşey ama ne yapayım, istemekte suç değil ya. Hem hormonlarımın düzgün çalıştığını gösterir. ;) Yıllarca evlilik kurumu saçma, kadınları eve bağlama tuzağı, annelik değil kariyer önemli vb saçmalıklarını savunduktan sonra insan kendini 30 yaşında ve bir bebeğin karşısında erir bulabiliyor. Kader..
Kader demişken ben Cumartesi günü bir de Zeki Demirkubuz un Masumiyet filmini seyrettim. Ciğerdelen bir film, insanın içine oturan. Oyunculuklar mükemmel. Haluk Bilginer, derya Alabora döktürmüşler. Pazar günü de sinemada Masumiyette anlatılan hikayenin başlangıcını çektikleri Kader filmini seyrettim. Konu bilmeyenler için şöyle özetlenebilir, (Zeki Demirkubuz özetlemiş.) Bekir, Uğur a aşıktır. (Uğur kadın) Uğur Zagor' a, Zagor ise suça.. Bekir Uğur için kurulu düzenini, işini, karısını çocuklarını bırakır, Uğur ise hapiste olan sevgilisi Zagor un peşinden il il dolaşmaktadır. Para için pavyonlarda çalışır. Bekir de Uğur un peşinden gelir. Uğur Bekir i sevmez, gelmesini istemez, karına dön der ama Bekir Uğur dan kaçsa da döner dolaşır yine peşine düşer Uğur un. Bir kez bile dokunmadan sadece sevdiğinin yanında olur, onun Zagor a aşkı da farklı değildir, bir kez dokunmadan hapiste olan sevgilisinin peşinden her yere gider, yaşayabilmek için fahişelik de yapar. İki ölümüne aşık insan.. Böyle aşk olabilir mi? Aşk bunlara kadir mi? Yoksa dokunamamak imkansızlık mı besler aşkı? İnsan aşkı için herşeyinden vazgeçip mıknatıs gibi çekilir mi? Yola düştüğünün farkında olmadan yollara düşer mi? Off off.. Öyle etkileyiciydi ki.. Kader den çıktıktan sonra bile ağladım ki genelde filmlere filmi seyrederken ağlarım :)Herkese tavsye ederim.
Geldik kesekağıdına.. Bu biraz muzur bir konu ama takıldı kafama paylaşacağım. Ben NipTuck dizisini çok severim. İki estetik cerrahı anlatır biri daha akıllı uslu, (bence hesapçı ve uyuz) biri de uslanmaz, çapkın, tüm modellerle birlikte olmuş, yüzeysel görünen, aslında çocukken yaşadığı tacizlerin etkisinde bir adam. Çapkın olanı bir modelle evlenmek üzere, değişmiş ama model bunu bırakıp gidiyor düğünde. Bunalıma giriyor kahramanımız sonra bir gün muayenehaneye çirkin bir kız geliyor, güzelleşmek için herşeyi yapacağını söylüyor, adamımız kıza kötü davranıyor ama kız hiç şikayet etmiyor. Kızın vücudu için bir sürü ameliyat yapılıyor, bittiğinde ise doktor kızı evine çağırıyor ve kızla beraber olacaklar, adam kıza senin için alışveriş yaptım, çamaşır yatak odasında diyor ve o da ne.. Kesekağıdı var yatak odasında, adam kızdan kesekağıdını kafasına geçirmesini istiyor. İnanamadım bakakaldım ve kız da kabul ediyor. Bu derece kendini aşağılıyor. Midem bulandı, cidden bulandı. Televizyonun karşısında kalakaldım. Gerçi doktor sonra ağladı mağladı filan ama benim kalakalmışlığım biraz sürdü. Belki dediğim gibi muzur kaçtı ama ne yapayım paylaşmak istedi deli gönül. Estetik olaylarına takığız ya şişmanlık yüzünden, sanırım o yüzden çok etkilendim. Bir de kızın vücudu o kadar da kötü değildi ki, neden ameliyat oldu onu da anlamadım. Bu medya eleştirisi yapan diziler bu hastalığı daha mı körüklüyor acaba? Ne zaman insanın vücudunun içinde bir kalbi olduğu insanların kafasına dank edecek?
Neyse uzun bir post oldu, sabırlı olanlara teşekkür.
Herkesi öpüyorum.

Not: Rejim nasıl gidiyor derseniz, gidiyor valla, baya uzaklaştı, el sallıyor bana gittiği yerden :))
Not2: Foto Kader filminden..

Wednesday, December 06, 2006

Deniz canavarı değilmişim :)


Bazı işlerim vardır, öyle ertelemişimdir ki yapabileceğime inancımı yitirmişimdir. Basit ev işlerinden söz ediyorum. Geçenlerde bunların topuna birden savaş açtım. Önce odamda sorunlu olan prizi değiştirttim, kapımın kolu sorunluydu onu hallettim, yapmam gereken ufak alışverişler vardı onları yaptım. Ve en önemlisi: Kendime bir boy aynası aldım.
Şimdi diyeceksiniz ki bunda ne var, ya da bu zamana kadar neden almadın. Sırayla cevaplayayım: Bunda çok şey var, çünkü benim ayna fobim var, vitrinlerin önünden geçerken bile kendimi görcem diye korkma var ve hatta metroda yüzünü yere dikme var, camdaki yansımayı görmemek için. Çünkü görünce moralim bozuluyor. Off bu ne şeklinde. Bu yüzden ben kilolu olduğumu biliyorum ama şeklim konusunda az fikrim var. Valla nasıl oluyor demeyin oluyor. Her gün içinde yaşadığı bedeni tanıyamayabiliyor sahibi, kaçabiliyor kendiyle gözgöze gelmekten. Eh bu yüzden işte bu zamana kadar boy aynası almadım.
Sonra baktım ki, böyle yaptıkça kendimi olduğumdan da kötü görüyorum estetik olarak, ben neye benziyorum bir bakayım dedim. Aldım boy aynasını. Bir sürü tereddütten sonra.
Aynanın asıldığı gün bir heyecan korkarak geçtim karşısına. Üstümde de minimum giyecek var bu arada, hiçbirşey gizlemeden görmek istiyorum. Sonra ben bir şaşırdım, gözlerim sulandı, ağladım resmen. Meğer ben bir deniz canavarı filan değilmişim, ööyle nereye kadar uzandığı bilinmez bir kütle değilmişim. Şişmanmışım ben yahu epi topu. Ve o kadar da kötü görünmüyormuşum, hatta bayağı orantılıymışım. Sonra kendime ettiğim eziyetlere üzüldüm, beni aynadan mahrum bırakarak deniz canavarına dönüştüren zihniyete kızdım. Kendime yani.:) Sonra huzurlandım ben. Hala da bu huzur içindeyim. Canavar filan değilim, var mı ötesi :)

Monday, December 04, 2006

Moral ve Diyet Yapışık İkizler mi?


Kafama taktığım birşey var. Belki daha önce de bahsettim bilmiyorum. Neden biz diyetseverler - bu sıfat fena durmadı- diyetimizi bozunca moralsiz diyet yaparken mutlu oluyoruz? Yani çok basit gelebilir bu soru ama gerçekten öyle mi? Yani hayatta diyet ve şişmanlık dışında bizi mutlu edecek başka şeyler yok mu?
Neden hayatta mutluluk başarı= diyet, zayıflık gibi bir formül kurduk biz? Yoksa sadece ben mi kurdum da anlamsız yere genelliyorum?Yani moral diyetten bağımsız olamaz mı? Diyeti bozdum ama hayatımda diğer herşey yolunda gidiyor, mutlu olamaz mıyım? Küçük Emrah' ın "Benim hiç oyuncağım olmadı amca" repliğini çalmak istiyorum;
Küçük Obez: Şişmanlar mutlu olamaz mı amca?
Olamaz mı? Özgüven, mutluluk, huzur diyetten bağımsız olsa diyet yapmak da daha kolaylaşmaz mı?Teoride bunca güzel olan bu fikir pratik hayatta neden duvara toslar?

Neyse başka alanlara da girelim. Şu aralar gitmek istediğim filmler "Takva" "Kader" ve "Son Umut". Devamlı dinlediğim müzük ise Air grubunun tüm şarkıları. Hastasıyız.
Sevgiler.

Not: Blogumda en sevdiğim oyuncunun resmi yokmuş, çok ayıp. Yeni koydum. Afedersin sevgili hüzüngöz Jeremy..

Friday, December 01, 2006

Sana Dair


Tuna Kiremitçi' yi pek de sevmem. İtiraf edeyim. Hele İclal Aydın' la beraber olunca iyice soğumuştum. İnsanları biraz sevdikleri aynalar ya, o yüzden. İclal Aydın ı da, klasik "kuşlar-çiçekler- oh nasıl da bir sevgi böcüğüyüm ben" tavrından dolayı sevmem. Bu uzun hafif magazinsel girişi yapmamın sebebi, birden Tuna Kiremitçi' nin gözümde feci değer kazanması. Çünkü meğer kendisi "Kumdan Kaleler" diye bir grup kurmuş arkadaşları ile 1992 yılında ve yeni dinlediğim ve çok sevdiğim bir şarkıyı bestelemiş, sözlerini yazmış.

Sana Dair
yasam kadar gercek
yasamak gibi sahte
oyle cok sey var ki
yaralayan insani
bir yurek carpintisi
onu her gordugunde
oyle cok sey var ki bak
sana dair..

yanlis asklar yasadik
yanlis koprulerde
yanlis gemiler yakip aldirmadan
iki damlasu caldik
zamanin pençesinden
aldirmadan..aldirmadan..

mucize gerek bize
gidecek bir baska dus
bir dus ki korkmamis zamanin karsinda
ve bir cag gerek bize
ve bir cag bundan ozgur..
oyle cok sey var ki bak sana dair..

bu ne senden ilk kacisim
ne de ilk dususun yuregime
ne bu serden son gecisim
ne de son küsüşüm kaderime...