Monday, May 21, 2007

Öyle, evet..


Canım sıkkın..

- Ayağıma arada sıcak su döküyorlar sanki, arada bir ısınıyor durup dururken ve tek ayağım.. Çok garip. Bir dolaşım bozukluğum mu var, yoksa şişmanlıktan gelen bir yük kaldıramama olayı mı? Anlamıyorum sinirleniyorum. Bir de dizim ağrıyor. Onu da anlamadım.

- Yeğenimi özledim hafta sonu onların evine gittim, İstanbul da evleri var ama şu anda Ankara da iş arıyor ablamlar. Burdaki evi havalandırmaya gittim ve tabii evde minişin kıyafetleri vardı. ben bunları görünce bir fena olmayım mı, burnumun ucu sızlamasın mı, Brokeback Mountain daki kovboy gibi yeğenimin tişörtlerine sarılmıyım mı.. Çok fena çok :( Çok seviyorum seni minik yaratığım, İstanbul da olmaman senin mutluluğun için yetişmen için daha iyiyse, hiç mühim değil seni özlemem filan. Ama mutlu olmanı çok istiyorum, bir tanem, canımın fındık içi.. (off gene ağladım iyi mi..)

- Rejim yapıyordum cici cici, bozdum binge episode larım sıklaştı. Düşman başına bu kilo sorunu, hatta düşman başına bile değil, düşmana da yazık..- İşyerinde motivasyon sıfırın altında. Toparlamalı.

- İnsanlardan sıkıldım, bunaldım.

Beni tatile götürün tamam mı? Ama götürün orda bırakıp dönün, yanımda kalmayın.

Yalnız kalmak istiyorum, nefes almak istiyorum.

Friday, May 18, 2007

Analar Neler Doğuruyor


Şimdi bu provokatif başlığın sonrasında benden hafif müstehcen hafif şakacı ciddiyetsiz bir post beklersiniz di mi? Nihahahah, dört başı mamur bi sinema eleştirisi yazıcam aksine, savulun :)

Şimdi filmimiz "Fountain"- "Kaynak" Darren Aronofksky abimizin - ki kendisine Pi filminde bayılmış, "Requem For a Dream" de bayılmasak bile, çekim açısı ile bizi film boyu gerim gerim germeyi başarması, tempoyu düzenli bir şekilde arttırıp bizi bizden almasıyla takdir etmişizdir- son filmi.. Bu filme nasıl bir beklentiyle gittiğimi anlatamam. Hem Darren abimizin filmi, hem konu ilginç, ölümsüzlük, hem fantastik hafif masalsı bir dili var gibi görünüyor uzaktan.. Pek çekici, pek albenili bir film. Hem başlığımızın sebeb-i harikası olan Hugh Jackman beyefendi filmde arz-ı endam ediyorlar.. Bir nevi ballı börek..


Bu beklentiyle gitmemin de etkisi vardır muhakkak ama filmde umduğumu bulamadım a dostlar. Tamam görsellik süper, tamam çekim açıları felan RFAD kadar olmasa da güzel, tamam Hugh (canım benim) çok güzel oynamış, bir nevi döktürmüş ama olmamııış, olmamış işte.. Çünkü bence en önemli unsur olan hikaye güdük, senaryo boşluklu, güzel değil, filmin atmosferi kurulmuş ama bu atmosfer size geçmiyor. Ne anladım ben öyle filmden, ben filmin senaryosu sağlam, hikayesi anlamlı ve size birşey ileten, meramını güzel anlatanını severim.. Ha bir de Hugh gibi zeki çevik ve ahlaklı oyuncuları olan..(oy oyy hormonlar aldı başını gitti a dostlar)


Filmin üç uzamlı bir anlatımı var, biri günümüzde geçiyor ve orda karısının beyninde tümör olan bir doktor karısını iyi edebilmek için hastalığın çaresini arıyor, maymunlarla deney yapıyor ve zamana karşı yarışıyor. İkincisi, günümüzdeki kadın aynı zamanda yazar ve son eseri "The Fountain" ı adam okurken okuduğu şeylerin canlandırmasını izliyoruz, orda adam bir tür Kara Murat ama Fatih in değil İspanya Kraliçe'sinin fedaisi, İspanya Karaliçesini de karısı canlandırıyor ve adamın burdaki misyonu ölümsüzlüğü mümkün kılan Hayat Ağacı nı bulmak. Üçüncü boyutta ise adam astronot ve gelecekte geçiyor, üçüncü boyutu çok anlatırsam film hakkında çok bilgi vermiş olabilirim. Kısa kesiyorum onu. Ama burda bir baloncuk tarzı bir uzay gemisi içinde Lotus pozisyonunda seyahat eden adamı görüyoruz. Hugh Lotus pozisyonu için 5 ay çalışmış, disiplinlim benim, ama hakkını da vermiş yani..

Filmin kurgusu bu üç uzamda güzelce dağılmış, eh kurgu da güzel ama bana öyle geldi ki Darren yutamayacağı kadar büyük bir lokma ısırmış, hem Maya efsanelerini, hem bir romanın canlandırmasını, hem ölümsüzlük ve yaşlanmayı durdurmayı, hem aşkı, hem sadakatle birini sevmeyi, hem reenkarnasyonu anlatmaya çalışmış, hiç birinde derinleşememiş, hiçbirini (bence) içselleştirememiş ve yüzeyde kalarak görselliğe sığınmış.. ("Bak bak ukalaya bak, onca emeği böyle uzuun süslü püslü cümle yazarak attı çöpe, hadi Darren yüzeyde kaldı sen ne ürettin?" diye çemkirdim kendime bir an, sonra geçti :))

Görsellik Allah için müthiş ama senaryo kötü.. Otur Darren, daha çok çalış :))) Bütünlemeye daha iyi bir filmle gel..

Ukala dümbeleği Talisman :)

Tuesday, May 15, 2007


Şu aralar neleri seviyorum: (şu aralar dedim çünkü tabii ki sevdiğim şeyler değişip duruyor :))
- Serviste deli gibi radyolar arası zap yapmak (Başım döndüüü :))
- Famous Blue Raincoat ve Chelsea Hotel (Ahhh Leonard Abii)
- Çamur dan "Yara" .. (Bak burda ne varr,Bir deriiin yaraa)
- Goksel' den "Yağmur Yağıyor" (naif kadınım benim)
- Peggy Sue ve Hayaletler (çocuk kitabı okurum ben bol bol bu yaşımda da, pişman değilim :))
- Kahve Dünyası (Çikolata Fondü- Leziss)
- Hasan Ali Yücel Klasikleri serisi (nasıl güzeller, çocukluğumuzdaki Altın Kitaplar gibi)
- Kuru İncir ve kuru kayısıyı fındık veya cevizle yemek
- Christine (Kıskanç araba, kindar cazibe :))
- Reha Erdem (Korkuyorum Anne- Beş Vakit)
- İğde ağacı kokusu (Bahar geldiiii :))
- Rufus Wainwright (Bebeğiim, ne yazık ki ondan bana fayda yok ;))

Friday, May 11, 2007

Haneke' ye Güzelleme




Görüyorsunuz güzellemelere doyamadım.. :)
Bugün de size dostlarımdan Haneke' yi tanıştırmak istiyorum. Burjuva düşmanı, iç kıyıcı, kalbinizi film boyunca elinde tutup arada acımasızca sıkan, hatta film bittiğinde bile bir süre bırakmayan yönetmen..
Benim kendisiyle tanışmam "Piano Teacher" filmi iledir. Seyrettiğim filmleri unutan biriyim ben ama bu filmin pek çok karesi daha az önce izlemişim gibi gözümün önündedir, ne kadar gitmelerini istersek o kadar kalıcı mı oluyor bu görüntüler bilmem ama hatırladıklarım çok feci bir tecavüz sahnesi, çok travmatik bir annekız ilişkisi, korkunç bir banyoda jilet kullanımı, hepsini hatırlıyorum. Ama bu korkunçluklardan daha fazla beni etkileyen şey çok yaratıcı bir kötülük. Şöyle ki, orta yaşı geçmiş piyano öğretmeni hep bir virtüöz olmayı özlemiş ama başaramamış, virtüöz olabilecek çok yetenekli bir kız öğrencisi var ve öğretmen öğrencisini ölesiye kıskanıyor. Sonra bir gün öğrencilerin paltolarının asılı olduğu odaya giriyor, cebinden bir mendil ve bir cam bardak çıkarıyor, bardağı mendille sarıp mendili ayağında eziyor yani cam bardak mendilin içinde parça parça oluyor ve bu mendili öğrencisinin paltosuna koyuyor. Öğrenci paltoyu giyip elini cebine sokunca daa.. Eh sayısız kesikli bir el ve bir elin piyanodaki önemini biliyorsunuz.. Nasıl bir şeytanlık bu, nasıl akıl edersin, nasıl bir hamleyle birinin tüm hayatını harcarsın.. Bu ne dehşetli bir duygudur, bu derece kıskanmak..Hala düşündüğümde ürperirim.Böylece sevdim Haneke' yi, filmden sonra boğazımda bir yumru oluşturmasını sevdim belki biraz mazohist bir tip olarak..


Sonra Funny Games geldi. İki temiz giyimli, temiz yüzlü, golf kıyafeti giymiş delikanlının, anne baba ve çocuktan oluşan burjuva ailenin yazlıklarının kapısını yumurta istemek için çalması ile başlayan film. Yumurta isteme ile başlayan macera iki çocuğun aileye yaptıkları türlü çeşit çokca psikolojik işkence ile devam ediyor. Benim sinema deneyimlerim arasında çok çok özel bir yere konuşlanmış bir film o.
Nerden başlasam, bir kere Haneke bu filmle, önünüze kocaman bir ayna koyuyor, kendinizi en çirkin özelliklerinizle görebileceğiniz. Ve bu aynada gördüklerinizden nefret ediyorsunuz. İçinizde bir röntgenci var ve bu röntgenci şiddet sahnelerinde daha fazlasını istiyor. Bunu keşfediyorsunuz ama yönetmen sizi ters köşeye yatırıyor. Dehşet duygusunu kesinlikle şiddet görüntüsü olmadan yaratıyor ve bu dehşet normalde Hollywood filmlerinin kan banyosu plastik dehşet sahneleri gibi değil, aileye yapılanlar size yapılmış kadar sıkılıp geriliyorsunuz.. Hele psikopat çocuklardan birinin arada kameraya dönüp attığı psikopat bakışlarda gerçekten sizi görmüş gibi hissederek ürperiyorsunuz. "Seni yakaladım" diyen bakışlar, "Keyifle röntgenliyorsunuz değil mi, yakaladım seni" bakışları.. Ben sonunda sesli tepki bile verdim, "Ya git be, manyak mısın?" şeklinde bir cümle çıktı ağzımdan, kimle konuşuyosun şaşkın Talisman..(Aşağıdaki o bakışlardan ) Ve olanlardan acaip dehşete düşmüşken kendi kendime "Ama bunlar gerçek değil ki, film bu" filan şeklinde çocuksu teselliler verirken bu iki kafadar gerçek ve kurgu hakkında felsefi bir tartışmaya girişmezler mi? Kurgu olan gerçekten kurgu mu gerçek olmadığını kim biliyor gibi konuşuyorlar.. Dehşete düştüm, duydunuz mu beni ne oluyor, bu kadar da insanın psikolojisi ile oynanmaz ki.. :) Fazla acıdan midenize kadar yakan ama yine de çok hoşunuza giden yemeden duramadığınız acı yemekler vardır ya, onlar gibi bu film. Lafı yemeğe getirmeden duramıyorum görüyorsunuz :))

Ha bu arada Funny Games te başrollerden birinde Ulrich Mühe oynuyor, Başkalarının Hayatı' nda harika oynayan adam. Hastasıyız.

Bir de Haneke' nin Cache filmi çok güzeldir, ama o tamamen ayrı bir yazının konusu..

Funny Games i seyrettikten sonra Haneke sineması ile ilgili bir manifesto yazmıştım. Güzellememi onunla bitireyim :)
Sevgiler.

HANEKE FİLMLERİNDEN ZEVK ALMANIN 10 YOLU
1- Sinema ile ilgili bildiğiniz herşeyi unutun..
2- Çatışma yaratılır, çatışma çözülür, seyirci hislenir filan beklentileriniz varsa, seyretmeyin, zamanınıza yazık.
3- Burjuvazi nefretinizi bileyin. Öyle bir nefretiniz yok mu, bırakın bu filmi, deli misiniz?("Kendim küçük burjuva iken yine de nefret edebilir miyim" sorusuna henüz ben de cevap bulamadım..Zorlamayın beni, gelmeyin üstüme..)
4- Uzun planları sevmeyi öğrenin.
5- Kahramanlarla özdeşleşmek gibi bir alışkanlığınız varsa değiştirin.
6- İçinizdeki röntgenci ile tanışmaya hazır olun.. İçinizde röntgenci yok mu, güldürmeyin Haneke yi allasen..
7- Filmde herhangi bir konuda merak içindeyseniz, hiiç umutlanmayın, sonunda aynı merak içinizde olduğu halde filmden çıkacaksınız.
8- Filmdeki bir karakterin ruh durumunu görüp, bu insan nasıl bu hale gelmiş acaba neyse ileride açıklanır demeyin, kendi açıklamanızı bulun..
9- Şiddet görüntülerine ağzının suyu akan kitle içindeyseniz bilin ki Haneke gösterip vermeyecek, hatta hiç göstermeyecek, bir kez de görmeden dehşete düşme deneyimini yaşayın.
10- Haneke' ye küfretmek de bir zevktir, film sonunda ağız dolusu küfredin.Mutlu edin Haneke' yi, o da bunu istiyor.

Monday, May 07, 2007

Breathtaking!


Sevgili günlükçüm,

Bir an için biyolojik yaşımdan sıyrılıp, değineceğim konudaki olgunluk yaşım olan 15-16 ya uzanacağım ve sana bir sır vereceğim. Heyecanlandın di mi? :)

Şimdi günlüğüm bizim sınıfta bi çocuk var, eh tamam abarttım, yani bizim şirkette sevgili bir meslektaşım var.. İşte o var ya, saçlarını kestirdi ve aman tanrım bir içim su oldu.. Barbara Cartland terminolojisiyle ifade edersek onu gördüğümde nefes almayı unutuyorum.

Daha önce de sana çok pis platonik aşık olduğumu söylemiştim ya günlükcan, bu da ona benzer ama bu platonik aşk pattern ımda bir değişiklik de gözlemliyorum. Eskiden tüm platonik aşıklarımla can ciğer arkadaş olurken buna hiiç yaklaşmıyorum. Bir de hiiç belli etmem, o yüzden de arkadaşlığımız hep sürer.. Birinin düğününde deli gibi göbek atmışlığım birinin çocuğunu kucağımda zıplatmışlığım vardır. Kimi en yakın arkadaşımla beraber mutludur,
kimi kendi platonik aşkını bana anlatıp anlatıp ağlayarak beni deli eder. İki tane de aşkımı dayanamayıp söylemişliğim vardır.

İlkinde ben bunu arayıp yurda çağırmıştım çimlerde oturuyoruz ben stresten çim biçme makinası gibi çalışarak 10 mtr civarımda tüm çimleri yolarken bir yandan da meramımı
anlatmaya çalışıyorum, aramızda şöyle bir konuşma geçti:

Ufak tefek muhabbet sonra,

Ben: Ya ben sana aşığım..Sessizlikk..

Gafil İnsan: Ehm şey aslında benim duvarlarım var..

Ben: Hööö?? (hücre duvarından mı bahsediyo acaba, ondan hepimizde var) Nası?

Gafil İnsan: Yani işte o duvarlardaniçeri birini sokmaya hazır değilim..

Ben: (yuhh sana içimizi açıyoruz sen entellektüel sayıklamalardasın..) Haa evet duvarlar.. Hanngimizin yok ki? (sinir bozukluğundan gülme efekti eşliğinde)

Gafil insan: Başka kızlar da vardı aslında bana açılan ama işte hazır değilim..

Ben: Hadi yaa, biz bi fanclub kuralım bari ehihih (şebek mode on) Sen şimdi bana vermiyomusun yani? (terbiyesiz ayrıca seviyesiz mode on)

Gafil İnsan: ??..? (dumur dumur dumur)

Böyle sonuçlanmıştı ilk aşk itirafım işte ama iyi olmuştu bi ferahlamıştım..

İkinci de bunun kadar olmasa da trajikomiktir.

Ben: Ben sana aşığım.

Gafil İnsan2: Haa? Nası? Eee ben yani teşekkür ederim..

Teşekkür etti adam yaa, inanamamıştım :)))

Neyse konuyu dağıttım ben, konu "aşk hayatımdaki hüsranlar" değil nefes kesici iş arkadaşımdı değil mi? Evet işte böyle günde 3-5 kez nefesim kesiliyor aslında çok rahat arkadaş olabileceğim, anlaşabileceğim biri ama ben artık yeni bir platonik aşk-arkadaş istemiyorum, bari uzak olsun, bir değişiklik olsun..

Ha karşılık veremez mi derseniz, çok zor derim, her ne kadar iç güzellik vb çok önemli dense de dış güzelliğin de hatırı sayılır bir etkisi varken ve ben sözkonusu şahsın 2 katıyken (hadi 1,5 diyelim) pek mümkün değil. Gerçekler acıdır. Valla küçük Emrah edebiyatı yapmıyorum, sadece böyledir işte.. Belki ben bunu önemsemeyip ona göre davransam olabilir ama ben de o kadar kendine güvenli bir şahsiyet değilim aksine aşık olunca gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi bakakalan bir şahsiyetim..

Murathan Mungan durumu güzelce özetlemiş aslında :)


Bildiğim kendimi bildim bileli aşık olduğum,

Bildiğim ancak aşıkken var olduğum...

İşte bu yüzden, benim için aşık olmak;

Çoktandır hasretine katlandığım yokluğum.

'Eğer aşktan söz edildiğini duymamış olsalar

Hiçbir zaman sevemeyecek olan insanlar vardır, '

Demiş La Rochefoucauld

Benimse hep böylelerini severek başladı vurgunum...


Her durakta ölümsüz bir aşk edineceğim

Bir bakıştan, bir duruştan,

Çağrışımın sonsuz hızından

Unutulmaz bir sevgili daha bırakacağım ardımda.

Belki de yaşanabilecek en güzel serüveni

Terk edeceğim

Daha otobüsün ilk basamağında.

Kim bilebilir ki?

Sonrayı, sonrasını kim bilebilir?

Gizli gizli veda edeceğim ona; görmeyecek

Ve bu duyguyla burkulmuş yüreğim

Otobüs camına bağrında bir ok ile

Bir aşk levhası çizecek, ah min-el!

Bu da ötekiler gibi,

Kendisini ölesiye sevdiğimi bilmeden

Yaşayıp gidecek..

Friday, May 04, 2007

Stephen King e Güzelleme

I feeeel goood.. Nırınırınırırııııımmmm...
Ortadoğu ve Balkanların en değişken ruh halli insanından merhabaa :) Dengesiz değil hişşt çok ayıp "değişken ruh halli", lütfen..Çok iyiyim ben yaa. Ne biliyim ortada bişey de yok ama. İyi olasım tuttu.
Belki de Stephen'cim King'cim iyileştirmiştir beni..Çok seviyorum ben bu Stephen i.. Şimdi diyebilirsiniz ki hayatının 30 yılını insanları korkutmaya, germeye adamış bir insan nasıl ruhu iyileştirebilir.. Çok yanılıyorsunuz, tamam Stephen King gerilim yazar korku yazar ama onda gerilimden, korkudan çok daha fazlası var. Bir kere büyüme sancısını bu kadar güzel anlatan bir yazar daha yok. Eh benim gibi bu yaşında bile büyümeye çalışan, tökezleyen biri için bulunmaz bir nitelik. İnsan ilişkilerini çok iyi analiz eder bu Stephen, öyle vurucu şeyleri yakalar ki, muhakkak yaşamışsınızdır anlattığı şeyi ama ad koyamamışsınızdır. Ya da öyle "kötü" bir düşüncedir ki, dile getirmek şöyle dursun kendinize bile itiraf edememişsinizdir. Sonra romanda aynı düşünceyi hissi görürsünüz, şaşırırsınız başka insanlar da böyle hissedebiliyor demek diyerek. Bazı kaygılarımızın, kaçamak düşüncelerimizin nasıl da insani olduğunu görürsünüz.

Bir de çok şaşırtır insanı. Hani romanlarda filmlerde içinizde gizliden gizliye bir güven olur ya, baş kahramanı çok sevmişsinizdir ve kötü durumlara düşse de o başkahraman olduğu için yazar ya da yönetmen ona dokunmaz sonunda sıyrılır bunlardan diye düşünürsünüz, böyle içinizi soğutursunuz ya, bu hain Stephen el hak izin vermez buna. Çok sevdiğiniz özdeşleştiğiniz, derdine üzüldüğünüz kahramanı pat diye öldürür.. Nefesinizi sıkıştırır, "Alacağın olsun bee, nasıl kıydın, bi daa okumuycam senii" dersiniz. Yalandır tabii, okursunuz. Yoktur öyle konfor yani, başkahraman o kurtulacak, yok yaa, ..ok kurtulacak.. Böyle bi psikopattır bu..

Kendi de bol bol fobilerden nasibini almıştır. Örümcekten, kapalı yerden hatta korkmaktan korkar. Kitaplarında da bol bol fobi izi vardır. Ama bu psikopat haline rağmen, 2 çocuklu gayet normal bir aile babasıdır da.. Karısı ile uzun yıllardır mutlu mutlu yaşarlar. Bir trafik kazası geçirip yüreğimizi de hoplatmışlığı vardır ama şimdi sapasağlam şükür.
Bu arada okuyan kapı komşuyuz filan sanar,ama olsun, beni tanımasa ve tanımayacak bile olsa dostumdur o benim.


Bu dostumun kitaplarını film haline getirmeye çalışan talihsizlerden ancak Stanley Kubrick alnının akıyla işin içinden çıkmıştır. "The Shining " gibi süper bir filme imza atmıştır. Diğerleri talihsiz çünkü kitabı okuyunca o tasvir zenginliğinden o kadar etkilenirsiniz ki, o dünyayı size hayalinizdeki gibi verebilecek yönetmen çok azdır. O yüzden filmleri başarısızdır kitaplarının. Ha bir de "Hayvan Mezarlığı" iyidir. Ama kitap kadar değil.
Benim mahlas Talisman da bir kitabının ismi zaten. Tılsım anlamına geliyor. O da enfes bir büyüme öyküsü.
Bir de tabii Stephen' im deli yaratıcıdır. Nasıl bir beyinse her kitabında şaşırtır insanı, hepsinde bir ürkütücü yaratıcılık mevcuttur.
Böyle coşmamın sebebi Robinson da daha önce okumadığım bir kitabını bulmam ve neşeyle okumaya başlamam. "Christine" Bir Plymouth 1958 ama belki de çok daha fazlası.. Ucuz bir reklamcı gibi konuştum dostuuuumm..
Okuyun Stephen i, okuyup da pişman olan kimseyle tanışmadım..

Monday, April 30, 2007


Kendimi salak gibi hissediyorum, sanki her yaptığım bir şeyin karikatürü gibi, herşey havada asılı gibi. Ben de asılıyım, yaptığım hiçbirşeyin manası yok. Herşey korkunç sanki..Zaman geçiyor, ben ne zaman yaşamaya başlayacağım?
Çok anlamsız, çok anlamsız..
Sanki herkes beni terketmiş sanki kıyamet kopmuş ve ben dünyada tek kalmışım.
Neden her sabah kalkıyorum? Burada ne işim var? Benim işim yapılmasa dünyada ne değişir? İşimin sonunda elime ne geçiyor? Şunu ben yaptım diye kendime gösterebileceğim ne var ellerimde?
Ben olmasam da döner dünya. Yokluğum bir kelebek etkisi bile yaratmaz.. Ama yok da olamam, korkarım yok olmaktan, hayata tutunuşum güzel bir şeye tutunuştan çok, beteri de varsa ya da hiç bir şey yoksa düşüncesi.. Hem en azından filmler var.. Sahi filmler var di mi? Hayatla bağım böylesi zayıf mı? Beni tek teselli eden filmlerin var olması mı?
Hayatım gavurların deyimiyle bir "sick joke" sanki..

Thursday, April 26, 2007

Kadınlar


Deriella' nın blogundan öğrendiğime göre Time dergisi sıfır beden olma uğruna binging ve bulimia illetine yakalanmış bir kızın başından geçenleri yayınlamış..

Üzülüyorum ben artık yaa, acıklı birşey bu.

Kadınları bir şekilde her tarih diliminde her sosyal toplulukta cendere içine almayı başarıyor bu hayat. Eski çağlarda çektiklerimiz zaten biliniyor. "Modern" çağlarda ise zincirimiz vücut imajımız, ölçülerimiz, güzel olma zorunluluğumuz.. Nasıl olup da erkekler göbeklerini bazen saygınlık aracı gibi kullanırken ve bu hayatlarında hiçbir olumsuzluğa yol açmazken, bizim 2 gram fazlamız affedilmez bir suç olabiliyor? hayatımızı kaydırabiliyor? Doğa bile acımasız, yumurtlama zamanımıza bile kısıt getirmiş, 60 yaşında yavrulayan erkeklere rağmen biz hayatımızın ortasında hatta daha öncesinde kendimizi yumurtalık rezervimizi kontrol ederken buluyoruz.

Yeter artııkk..

Sadece erkeklerin yol açtığı birşey değil bu, kadınlar da gönüllü bu cendere içine girmeye, kendi cinsimizi en acımasız eleştirenler bizleriz. Recm lerde ilk taşı atan eminim bir kadındır. Bir kadını "orospu" diye dışlayan erkeklerden önce kadınlardır. Bunun sebebi de gerçi bir şekilde "erk" sahibi olan erkeğe yaranma amacıdır. "Bak ben onun gibi değilim, beni seç.." mesajı verilir alttan alta. Çünkü doğduğumuz andan itibaren bir erkeğe kendimizi beğendirmemiz kodlanır bize, zayıflığımız kodlanır, en modernimiz, en aşmışımız bile içten içe hissetmiştir bunu.. Yani kadınlar suçlu ise kendi cinsini aşağılamakla, bu biraz da onu böyle kodlayanların suçudur.

İşimiz zor..

Bir yanda çarşaflara sokmak eve tıkmak isteyenler, bir yanda güzel olmazsan yaşama mesajı verenler, bir yanda bir grubumuzu evlenmek bir grubumuzu "eğlenmek" için isteyen beyinsizler..

Yok mudur bir alternatif? İnsan olmamızın, insan olarak değerlendirilmemizin bir yolu yok mudur?


Not: Deriella' cım bu aslında senin son postuna yazdığım yorumdu ama coşup olayı yorumluktan çıkarınca post şeklinde yazdım, sen yoru gibi okuyabilirsin. :)

Tuesday, April 24, 2007

Gezelim Görelim


ilk kim turu icat etti? Yani organize gezmeyi? Önceden bir yerden bir yere gitmek bayağı zahmetli bir iş olduğundan bu toplu gezmeler herşey dahiller filan yoktu tabii. Sadece ferdi bazı teşebbüsler vardı, Evliya Çelebi gibi, o da kendisinden başka böyle diyar diyar gezen yok diye baya rahat atını oynatmış, gezi notlarını yazarken ara ara cidden yazmış(!) bir büyüğümüz. Kendisine saygısızlık yapmak istediğim sanılmasın, tabii ki değerli biri, ben haddim olmadan çemkiriyorum kenardan, kıskanıyorum herhal :) Ne diyordum, sonra taşıtlar filan böyle yaygınlaşınca filan biri çıkıp ben bi grup insanı dolaştırayım bunlar bana fix bir para versin nasıl dedi acaba? Kim dedi? Ben takarım böyle şeylere..
Nerden çıktı bu mevzu derseniz 3 günlük tatilde turla Kuzey Ege turuna gittim ben, gezdim diycem lafı nerelerden dolaştırıyorum yani :) Gezdim pek de güzeldi, ama ben bu antik kalıntı olayından birşey anlamıyorum yahuu. Yani nedir, bir sürü yıkık taş görüyoruz, rehber bidi bidi birşeyler anlatıyor, tamam anlattıkları ilginç ama bunları buraya gelmeden de anlatabilir diyorum ben içimden. Bir sıra duvar işte karşımızdaki, yıkık dökük, resmen harabe :))) Yani tabii abartıyorum ama sahiden bu antik kent, muazzam taş yığıntıları, kırık dökük tiyatrolardan filan hazzetmiyorum ben. Onun yerine doğada durup sessizliğin sesini dinlemeyi seviyorum. Hatta o sessizliğe aşığım ben. Hani çook ıssız, yeşil, ağaçlıklı bir dağ başında oturursunuz, etrafta hiiç insani bir ses yoktur ve siz doğanın sesini duymaya başlarsınız, rüzgarın sesini, yaprakların hışırtısını, hafif hafif küçük küçük sesler, normalde diğer gürültülerden asla duymadığımız sesler. Nasıl huzur verici birşeydir o. Ve bağımlılık yapar. Ben bu tip doğa ve kalıntı yerlerini gezerken hep içimden rehbere "- Bi sus şekerim, tamam çok şey biliyorsun bizi aydınlatıyorsun sağol ama ben şuracıkta oturup sessiz olmak istiyorum" dedim. Dışımdan diyemedim. Denir mi canım ayıp..
Yine de çok güzeldi, İstanbul da olmamak güzeldi, İstanbul a dönmek güzeldi, hatta Beşiktaş tan geçerken "Geldik bizim memlekete" diye sevinmek güzeldi. Ablamla vakit geçirmek güzeldi, atletik insan o kadar yürüdük ettik, bir yorulmadı ben hep pestil şeklinde o ise yeni uyanmış insan tazeliğinde :) Canım ablam.
Bunlar dışında geziden aklımda kalanlar:
- Cunda adası minik ve çok tatlı bir yerdir. Dondurma külahı kokusu ve balık kokusu insanı çıldırtabilir.
- Su fışkırtan garip deniz hayvanları canlı canlı yenebilmektedir. Bunu garson neşeyle anlatıp tüylerinizi diken diken ederken ürünün reklamını yaptığını sanabilmektedir. (neydi onlar yahu sahiden?)
- İşyerinden kaçarken çıktığınız 10 kişilik turda bu 10 kişiden biri süpriz bir şekilde işyerinizde çalışan biri olabilir. ihtimalleri varın siz hesaplayın.
- Yetmemiştir, Assos u gezerken yakın çalışma arkadaşlarınızdan biri ile burun buruna gelebilirsiniz. "Bu şehir arkanızdan gelecektir" arkadaşlar, şairin vardır bir bildiği :)
- Rehberlerin her yerde anlaşmalı olduğu bir ticarethane vardır, Cunda dan zeytinyağı, Ezine den peynir, Onyx'ciden Onyx (taş çeşidi) aldırmak için her tür dili dökerler. Siz de kanın alın vallahi zeytinyağı da peynir de şahane. Bir de Assos tan aldığım tarhanalar. Mımmm..(Bu arada ben 3M Migros u Mımmm Migros sanıyordum eskiden, ohh leziz Migros şeklinde, ne çocuksu diye kınıyordum bir de, cahil Talisman :))
- Şeytan sofrası denen yer ne güzeldir öyle..
- Son olarak grubumuzdaki 6-7 yaşlarında bir çocuğun, rehberimizin son gün otelin önünde yaptığı "otelimizden ayrılış vakti" şeklindeki acıklı konuşmasına tepkisi: "Stres yapma yahuu, gazla gitsin!"
Gazlayın gitsin..
Not: Foto benim cep telefonu ile Sarımsaklı da çektiğim bir foto. Köpecik "cesedimi çiğnemeden giremezsiniz bu eve" şeklinde yatmış ben bunun etrafında çok dönünce de tek gözünü kaldırıp şööyle bir tehditkar bakış attı, ben vınnnn..:)

Thursday, April 19, 2007

Seviyoruum


Ya ben bu Leonard Cohen var ya, çok seviyorum onu.. İlk keşfedişim ergenlik- ergenlikten çıkma zamanıma denk gelen ve beni büyüleyen "Natural Born Killers- Katil Doğanlar" filmi iledir. Orda film Leonard Cohen 'in "Waiting For The Miracle" şarkısı ile açılır ve akar. Etkileyiciliğinde payı olan bir şarkı bence.

Ben o dönem hem sahiden bir mucize bekleyen (hoş hala da beklemiyor muyum) biraz aklı havada bir ergen olarak filme bayılmış ve özdeşleşmiştim. Sonradan geçen sene seyredince çok da bir numara yokmuş dedim. Hele bazı yerlerin kör gözüm parmağına anlatımı bana "Amaaan bu filmi mi bu kadar beğendim ben" hissiyatı yaşattı. Yine de pek sevdiğim Juliette ve Robert Downey Jr. nin oyunculukları, hapishane sekansları vb yine de iyidir o kadar da abartmıyım.

Neyse lafı dolandırdım, bu keşfedişten sonra asıl obsesyon boyutunda hayranlığım kendisinin hayatı ve şarkılarını anlatan I'm your man filminin soundtrackini dinlememle başladı. Önce I'm your man keşfedildi ve bu sözleri söyleyen adam Quasimodo bile olsa "Al beni" dedirtecek kıvamda şarkı sözleri ile kendimden geçtim. Sonra "Famous Blue Raincoat" dinlendi ve Leonard Cohen in şairliğine bir kez daha hayran olundu. Adam şarkı sözü değil şiir yazıyor yahu. Ve nasıl iç acıtıcı bir durumu nasıl olgun bir duruşla karşılayan aşık bir adam.

Mevzu şu:Şarkıda bir adam var, en yakın arkadaşı bunun sevgilisi ile beraber olmuş, sevgilisi sonra adama geri dönmüş bu sebepten arkadaşı ile arası bozulmuş ama arkadaşını aslında seviyor da ve özlemiş. Şöyle ifade etmiş:
And what can I tell you my brother, my killer

What can I possibly say?

I guess that I miss you, I guess I forgive you

Im glad you stood in my way.


Yes, and thanks, for the trouble you took from her eyes

I thought it was there for good so I never tried.


Burdaki olay çok içimi acıttı, adam öylesine aşık ki sevdiği kadının gözündeki gölgeyi bir başkası hatta en yakın arkadaşı bile kaldırsa, teşekkür ediyor, sevgilisinin gözünde o gölge yok artık diye.. Ve bu yüzden de iyi ki yoluma çıktın bana engel oldun belki senin kadar onu mutlu edemeyecektim diyor. Bu nasıl bir kendinden vazgeçiş, sevgiliye adanmışlık.. Ağlamak istiyorum. Hatta bu şarkıyı her dinlediğimde Leonard Cohen e sarılıp ağlamak istiyorum: "Çok yorgunum be Leonard Abi, beni bir tek sen anlarsın böhüüü" şeklinde.. Hani Atatürk büstüne "Çok yalnızım be Atam" diyen Kadir İnanır misali :)) (Komser Şekspir)

I'm your man de süper, dediğim gibi bir adam gelsin de bu sözleri söylesin direk erirsiniz. Hiç şansınız yok, mesela:

If you want a lover

I'll do anything you ask me to

And if you want another kind of love

I'll wear a mask for you

If you want a partner

Take my hand

Or if you want to strike me down in anger

Here I stand

I'm your man

If you want a boxer

I will step into the ring for you

And if you want a doctor

I'll examine every inch of you

If you want a driver

Climb inside

Or if you want to take me for a ride

You know you can

I'm your man
Veya:
And if you've got to sleep

A moment on the road

I will steer for you

And if you want to work the street alone

I'll disappear for you

If you want a father for your child

Or only want to walk with me a while

Across the sand

I'm your man


Ben dayanabilirim diyen çıksın ortaya..

Ah be Leonard Abi..Ne derdin var, uyuyan yılanı uyandırıyorsun.. Off off..

Tuesday, April 17, 2007

GÜZELDİK


Ankara' yı pek sevmem ben. Orda okudum, hatta hayatımın en güzel 4 senesini belki orda yaşadım. Bu anlamda nankör diyebilirsiniz bana ama bu 4 yılda Ankara sınırları içinde olmama rağmen kampüsten çok az çıktım, kampüsümü seviyordum ben yani. Ama hayatımın en güzel, en duygulu ve anlamlı günlerinden birini de Ankara' da geçirdim.

14 Nisan Mitinginden bahsediyorum tabii ki. "Orda olmalıydın" denir ya, o ortamı anlatmak için de orda olmalıydınız diyorum. Değişik parti, yaş, sosyal sınıftan olan insanların nasıl birleşip tek bir organizmayı oluşturduğunu görmeliydiniz. Gerçekten kalabalık canlı gibiydi, akan ilerleyen, nefes alan bir canlı. Ben kendimi içinde bir alyuvar, bir akyuvar gibi hissettim. Gerçi akyuvar nasıl hisseder hiç bilmiyorum ama benim içim hayranlık, sevinç, umut, cesaret ve coşku doluydu. Hayranlık hissim Atatürk' e. Ölümünden bu kadar sene sonra bile insanlarını bir araya böyle toplayabildi, tek yürek haline getirebildi. Liderlik, vizyon sahibi olmak böyle birşey olsa gerek.

Mitinge giderken arkadaşlarım darbecilerin mitingine mi gidiyorsun dediler. İçim buruldu, darbeci filan değilim ben, darbelerin bu ülkenin başına gelen en kötü şeyler olduğunu düşünüyorum fakat ne yapsaydım? Otursa mıydım kıçımın üstüne, tam benim gibi düşünen ve söyleyen insanlar çıksın diye beklese miydim? Asıl orda olmam gerekiyordu ki, bu harekete darbecilerin değil (darbeci de nasıl bir kelimedir yahuu) ülkesini seven ve geriye gitmesini istemeyen insanların katıldığını göstereyim. Kime göstereyim? Kendime yahu en azından. Ve daha sonra görmek istemeyenlere hala pervasızca kabadayı ağzıyla konuşanlara.

Son bir çuvaldız var kendime ve benim gibi düşünenlere batırmak istediğim: Daha aktif olmalıyız. Daha aktif ve daha çalışkan. Aktif olamadığımız için harekete geçmediğimiz için gerek oluyor bu mitinglere.

14 Nisan bir başlangıç olsun artık sesimizi çıkaralım, sesimizi kendi silahımızla, demokrasi ile kesmeye çalışmalarına izin vermeyelim. Çoğunluk pasif diye azınlık çoğunluğa hükmetmesin.

Thursday, April 12, 2007

Ağır Ölüm


Ağır Ölüm

Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.

Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine "i" harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.

Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.

Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.

Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.

Pablo Neruda

Tuesday, April 10, 2007

Zevk Düşkünü


Bir hedonist olduğuma karar verdim.

Zevk almak için yaşıyorum ben.. "Ya biz ne için yaşıyoruz acı çekmek için mi? " diyebilirsiniz tabii herkes zevk almak ister ama bendeki daha fatal sanki. Yani yapmaktan zevk almadığım ama gerekli şeyleri yapmıyorum ben. Sanki birşeyi yapmak için illa ondan zevk almam lazım. Biraz çocuksuluk var. Mesela birşey size başta sıkıntı verir ama uzun vadede iyidir ya, ya da gerçek bir başarı elde etmek için uzun vadeli düşünüp tatsız şeyler de yapmak zorundasınız filan. İşte benim o yönlerim çok zayıf. Zevk almadığım şeyleri bünyem reddediyor, böylece hep kısa dönem hazlar yaşıyorum.

Yeme bozukluğu problemim de bundan bence. Çözdüm. Yani yemek yemeyi seviyorum ve şu anda en fazla zevk aldığım şey de o. O yüzden de vazgeçilmez. Hani azıcık az ye sonra ne bileyim bu sayede tamamen atıyorum dağcılık zevkini filan tat di mi? Yook öyle uzun vadeliler peşinde değiliz. Hemen haz istiyoruz, en kolayı da yemekler. Gelsin ağır yemekler, gitsin aburcuburlar, nedir? Mutlu oluyoruz..

Hedonistim hedonistiiim, unutulmakmış kaderiim.. :)) (Derbederim şarkısını uyarladım. )

Off offf.. Son olarak felsefemi destekleyen bir de slogan attırayım:

"Üşeniyorum öyleyse yarın!"

(Bildiniz "düşünüyorum öyleyse varım" ın dönüştürülmüş hali :) Bu benim değil bu arada alıntı.)

Monday, April 09, 2007

THREE EXTREMES

Madem çekiklerden bahsediyorum, devam edeyim. (Bu da blog kalıbım olmaz inşallah, ikidir aynı şekilde başlıyorum. :))
Cumartesi günü hayatımda en beğendiğim filmler listesine kafadan top 10 a giren bir film seyrettim: "Three Extremes", "Üç Sıradışı"Sıradışı demek hafif kalır filmlere hele de birine :)
Bu film 3 uzakdoğulu ve başarılı, tanınmış yönetmenin orta metrajda 3 filminden oluşuyor. (Orta metraj deniyor mu bilemiyorum ama kısa filme göre filmlerin süresi uzun sayılacağı için böyle dedim.)
Her 3 filmin de ana teması, insanın içindeki kötülüğün boyutları, kaynakları, bir anlamda nedenleri ve insanın kötülüğünün nerelere kadar gidebileceği. Bence her 3 filmde de bu sınır hayli zorlanmış.

Birincisi: Kutu (Box) Takashi Miike nin bir filmi. Takashi Miike yi "Audition" , "One missed call" gibi filmlerden anımsayabilirsiniz. Kendisinin Audition filminin konusunu biraz biliyor ve filmi seyretmeye korkuyorum :) Ama seyretmek farz oldu artık çünkü 3 Extremes deki filmi çokk güzel. Film 30 yaşlarında bir kadının gördüğü bir kabusla açılıyor, kadın her gece aynı kabusu görüyor, bir adam bir kutuyu gömüyor. Ve anlıyoruz ki kadının ikiz kardeşi ve kadın bir sirkte gösteri yapıyorlar, dans ediyorlar sonra bir kutunun içine giriyorlar, daha küçük oldukları için kutuya sığabiliyorlar ve beraber çalıştıkları adam (babaları olabilir) sihirbazlık numarası ile kızları kutudan kaybedip yerlerine çiçekler getiriyor. Klasik illüzyon..
Daha fazla yazmıyım seyredecekler için sadece şunu söyliyim hem rüya, rüyanın içindeki unsurlar hem de gerçek çok çarpıcı ve finali süprizli. Ben görünce aaa diye bağırdım hatta. (Zaten filmlerde tepkilerimi zor kontrol ederim. Bir festivalde gece 24,00 den sonra oynayan bir korku filmini seyrederken deli gibi çığlık atarak, sinirleri gerilmiş tüm seyircilerin kahkahalarla gülmesine sebep olmuşluğum vardır. Çok komik zincirleme bir tepkiydi :))

İkinci film: Mantı (Dumplings) Gerçekten en ilginci bu idi. Kadınların güzelleşmek genç kalmak , yalnız kalmamak için nereye kadar gidebileceklerini anlatan bir film bu da. Kahramanımız eski aktrist Bayan Li, orta yaşlı, kocası kendisini genç bir kızla aldatıyor ve Bayan Li gençleşmek, güzelleşmek için bir mantıcının kapısını çalıyor. Mantılar olabilecek en taze et kullanılarak yapılmış ve .. ve işe yarıyorlar. Ayy düşününce tüylerim ürperdi yine. Tabii ne oldu mantı altı üstü demiş olabilirsiniz ama etin hammaddesini bilseniz... Bırrrr..


Üçüncü film: Cut (Kes) Bu film bir önceki postta bahsettiğim yönetmenin filmi ama o film nasıl insanı gevşetiyor rahatlatıyorsa bu film o kadar geriyor, zorluyor, bunaltıyor. Konusu az biraz Saw (Testere) yi andırıyor. Şöyle ki, ünlü bir yönetmen kendisini evinde belinden bir lastikle kapıya bağlanmış buluyor yani çok ilerlerse lastik gerilip adamı gerisin geri duvara çarpıyor hareket kabiliyeti sınırlı, ayrıca karısı piyano başında bir sürü iple bağlı durumda, odada bir de kız çocuğu var. Anlaşılıyor ki bunun filmlerinde oynayan bir figüran bunları hazırlamış ve yönetmene eğer evdeki kız çocuğunu boğmazsa her 5 dakkada bir karısının bir parmağını keseceğini söylüyor. Kadın piyanist. Film ilerledikçe yönetmenin de göründüğü kadar iyi olmadığını hatta karısının hepten kötü olduğunu filan görüyoruz. Çünkü kadının ağzı bağlı, açılınca ilk sözü "Kızı öldüür, kızı öldüür" oluyor. Ulen günahsız çocuğun ölmesindense bir kaç parmağın gitsin diyemiyosunuz tabii. Bırrrrr.. Bunun da finali çarpıcı.
Ve bu çekiklerin estetik anlayışları nasıl birşeydir. Ne kadar güzel görüntüler, nasıl çarpıcı renk kullanımı özellikle Mantı da..Off off.. Alın beni aranıza bir iki kanlı film çekelim ey Uzakdoğulularr..
Ha bir de Uzakdoğu Sineması deyince "Dolls" u da anmadan hatta bir saygı duruşunda bulunmadan geçemiycem..
İzleyin izlettirin.
Sevgilerr :)

Friday, April 06, 2007

Ben Bir Robotum Ama Sorun Değil

Madem filmlerden girdim olaya, az daha devam edeyim hızımı almışken. Biraz festivalden bahsedeyim. Çeşitli sebeplerden henüz sadece 3 film görebildim ama özellikle birinden bahsetmek istiyorum ki vizyona filan girerse kaçırmayınız.


"I am a Cyborg But It's OK" Yani "Ben bir robotum ama sorun değil."
Bir akıl hastanesinde geçiyor film. Kahramanımız kendini cyborg sanan bir genç kız, öyle olduğuna inandığı için yemek yemiyor, robot bedeni bozulur diye düşünüyor. Bu yüzden çok fazla zayıflıyor. Ninesi de şizofrenmiş ve kendini fare sanıyormuş, sadece turp yiyormuş, bu ninesi ile vakit geçiriyormuş genelde, sonra ninesini akıl hastanesine kaldırmışlar fakat kadının takma dişleri bizim kahramanda kalmış. Ninesine takma dişleri yetiştiremediği için turp yiyemeyeceğini düşünüp üzülüyor kahramanımız, onu en çok üzen şey bu ve bu takma dişleri taktığında elektronik aletlerle konuşabileceğine inanmış.


Diğer kahraman yine akıl hastanesinde ve insanların yeteneklerini çalabildiğine inanan bir genç çocuk. Kızın yaşlarında. Bir tür ayin yaparak insanların yeteneklerini çalıyor, buna akıl hastanesindeki diğer hastalar da inanıyor.


Film bu iki ilginç insanın akıl hastanesinde karşılaşıp birbirlerine aşık olmalarını anlatıyor. Ama alıştığımız bir aşk filmi değil, iletişim kurma biçimleri, hareketleri hiçbir şey klasik manada ilerlemiyor.


En büyük başarısı filmin, size dünyayı şizofren birinin gözünden birebir verebiliyor. Yani bir süre sonra onların dünyayı görüş biçimi insana çok normal gelebiliyor. O kalıbı kapıyorsunuz.


Ve film olağanüstü yaratıcı ve üstüne komik. Hele bazı sahneler var ki ben dakikalarca güldüm.


İnsanın üstünde çok güzel bir etki bırakan, çıkınca suratınızda koccaman bir gülümseme oluşturan bir filmdi..


Seviyorum ben bu çekikleri yaa :))

Tuesday, April 03, 2007

SOBEEEE


Yeni bir sobe furyası başlatmak istedim. Daha önce sorulmamış bir konu bulayım diye az kastım sonunda benden beklenebilecek soru çıktı:En sevdiğiniz 5 film nedir?
Belki daha önce sorulmuştur ama yine de ben bir şansımı deniyeyim.
Tabii önce kendim cevaplamalıyım di mi?
Çok zor önce onu söyliyim yani bugün yaptığım liste ile yarın yaptığım liste aynı olmayabilir. Ama deniycem:
1- Dead Ringers: (Ölü İkizler) David Crononberg in yönettiği hakettiği ilgiyi maalesef görememiş (bence :)) Jeremy Irons abimizin ikizleri oynayarak gözlerime bayram ettirdiği film. Hatta bir sahne var ki, Jeremy Irons, bir kadın ve ikizi dans ediyorlar ayakta, yani kadının önünde bir Jeremy Irons arkasında bir Jeremy Irons var. (İğrenç espri: Yediği önünde yemediği arkasında :)) O sahneyi izlerken tarifsiz hisler yaşadım daha doğrusu tarif etmek işime gelmiyor. Aaa ne oldu bana akıllı uslu post yazıyodum sapıttım birden :))Neyse tabii ki filmi sevme nedenim bu değil, hastalıklı bir ikiz ilişkisi anlatılmış, ikisi de kadın doğum doktoru, biri çok aktif, dışa dönük biri içe dönük, utangaç, kendini ortaya koyamayan biri. Biri efendi biri köle gibi. Bunlar ikiz olduklarından aktif olan bir kadın tavlıyor, çekingen olan beceremediğinden kardeşi tavladıktan sonra kadına yaklaşıyor, kadın ikiz olduklarını bilmiyor, tek kişi ile ilişkisi var sanıyor. Bu şekilde pek çok kadını manipule ediyorlar. En son bir kadında baltayı taşa vuruyorlar çünkü pasif kardeş kadına aşık oluyor, kadın da hapçı aksi gibi ve pasif kardeş yavaş yavaş kardeşinin etkisinden kurtulup kadının etkisine giriyor. Vee.. Devamını anlatmıyım seyreden var seyretmeyen vardır. Şunu söyliyim çok boyutlu çok güzel bir film.
2- Yağmurdan Önce: (Before the rain) Bu filme "canım, bitanem" diye hitap edesim var. Üç öyküden ve bölümden oluşan bu öykülerin hepsinin kesiştiği bir film. Bu tarz filmleri seviyorum zati. (Bknz: Short Cuts (Robert Altman), Magnolia, Paramparça Aşklar Köpekler) Yugoslavya' nın dağıldığı dönemlerde yaşanan iç burkucu olaylar var filmde. Hayatımda seyrettiğim en iyi açılışla başlıyor ve o derece de basit ki, gencecik bir rahip harika bir müzik eşliğinde domates topluyor. Bu kadar.. Ama nasıl güzel.

3- Balinanın Sırtında (Whale Rider) : Allahım bu nasıl güzel bir filmdi. Küçücük bir kız var filmde, 13 yaşında, Yeni Zelanda da yaşıyor. Babası batıda çalışıyor, annesi doğumda ölmüş bu yüzden babası kızına bakamıyor, karısını hatırlattığı için. Yeni Zelanda da bir kabilede yaşıyorlar, dedesi var küçük kızın, kabilenin yeni liderini belirlemek için eski bir atalarının ruhunun kimde olduğunu bulmaya çalışıyorlar ama sadece erkek çocukları deniyorlar bizim ufak kız ise ruhun kendisinde olduğundan emin. Erkek dünyasında sıyrılıp kendini kanıtlamaya çalışıyor en çok da çok sevdiği dedesine.. Off çok güzeldi yaa, kızcık acaip iyi rol yapıyordu.


4- Fight Club: (Dövüş Klubü) Yani Fight Club üzerine laf etmeye de gerek yok değil mi? Hakkında söylenebilecek her tür övgü söylenmiştir sanırım. Ben sadece dönem dönem özleyip tekrar izlediğimi belirteyim.Favori sahnelerim Edward Norton un uykusuz olduğu sahneler ve kendini müdürünün odasında dövdüğü sahne. :)

5- Funny Games: (Ölümcül Oyunlar) Bu film apayrı bir post konusu, Haneke de öyle. çalakalem yazmıyım ama en sevdiğim filmlerden. Şiddet sahnelerinde açık hiç bir şey göstermediği halde bu derece dehşete düşüren, kendine bu kadar çeken başka film yoktur yaa.

Daha o kadar o kadar çok var ki, bunlar ilk aklıma gelenler.. Daha Donnie Darko, Usual Suspects, Selvi Boylum Al Yazmalım, Crazy, Kaç Para Kaç, Mustafa hakkında her şey, Karpuz Kabuğundan gemiler yapmak, Aşk ve Sigara, American Beauty, Eternal Sunshine of a spotless mind, vb vb durdurun beniii. :)

Şimdi de sobeleme vakti ehihihi:Deriella, Esther,Limonağacı, Noni, D-Chic, Choking-Candy, Miso Hocam, Gaykedi, Nakhar, Diagonel, Lounge Time.. Topunuzu birden sobeleyebilir miyim? Neden olmasıın :)

Sevgilerr..

Monday, April 02, 2007

LA LALAALAA


Bugün yine geç kaldım. İşimle evimin arası çok açık olduğu için (aa kelime oyunu yaptım :)) azıcık bile geç kalkmak, işe bir saat geç kalmaya yol açabiliyor, değiştirdiğiniz araç sayısı ve bayıldığınız taksi paraları da cabası.. Çok keyifsiz açıkçası.. Bir de böyle durumlarda işi arayıp haber vermeyi sevmiyorum çünkü sesim çok ağlak çıkıyor kendimi ilkokulda hissediyorum. Iyy çok sinir. Neysem bugün 10.00 da geldim işe ve hala ne olup bitiyor burda farkında değilim.. Dublaj Türkçesiyle ifade edersek: "Hey biri bana burada neler olduğunu anlatabilir mi adamım?" sanırım biran önce "o koca popomu kaldırıp çalışmaya başlamam gerek" ama önce bir kaç satır yazayım..:)

Geçen hafta bildiğiniz gibi sunumum vardı. Allahım ne stresli iş, birkaç gün ruh gibi gezdim ve deliler, çılgınlar, bizonlar, vizigotlar gibi yedim..Sunum zamanı geldiğinde de elimde projeksiyon cihazının kumandası, tirtir titreyerek başladım ve o da ne, sesim az çıkıyordu, hemen görevlinin yardımıyla bana mikrofon takmaya başladık, yani bir an sahneden kayboldum arkada mikrofon takmaya çalışıyoruz ama ellerim titrediğinden bir türlü takamıyorum sonunda görevli takmak zorunda kaldı biraz samimi olduk yani ama benim görecek halim yoktu bu durumu, sonra yeniden çıktım, bir süre heyecanlıydım sonra geçti, hatta direk kendim oldum kısa sürede ve kahvede arkadaşları ile konuşan kabadayı rahatlığında mevzuya girdim :)) Komikti, ben eğlendim, insanlar da çok sıkılmadı sanırım. Genelde iki tip surat vardı karşımda, birinci tip, çok ilgilenen oyunu anlıycam diye kasanlar bir de kaykılıp sırıtan ve daha ne yumurtluycak bakalım afacan şeklinde bakanlar.. İyiydi yani. :) Yanlız yöneticim çok sallandığımı söyledi heyecanlanınca bir sarkaç olma olayım var. Sallanıyorum. Neyse, güzel bir deneyim oldu.

Bu arada ataletle savaşım çok da süper geçmiyor, hala yiyorum, hala birşeyleri erteliyorum, Pazar günü mesela yani dün, tüm gün yatıp TV, DVD, Dizi izledim, hatta "Şarkı söylemek lazım" şeklindeki şapşalll programı bile izledim.. Sonlara doğru gözlerim şeşibeş bakıyordu ve kanapede uyuyakaldım ama uyanınca laptop kucağımda yattım ve iki bölüm daha "Dr. House" izledim. Bu arada ne dengesiz insanım, o kadar aşık olduğum Dr.House a gıcık olmaya başladım. Görünce filan bazen "Tüü tipsiz, bi traş ol bee" filan diyorum. Niye böyle oldum bilmem, izlemekten de geri kalmıyorum. Sanırım eski sevgilisini baştan çıkarıp sonra "yok ben seni mutlu edemem, kocana dön" geyikleri çevirmesi beni soğuttu. Basiretsiz insann..

Cumartesi arkadaşlarımda Gloria Jeans de kahve içerken oturduğum yer aynanın önüydü ve birden kendimi görünce kötü oldum, normalde kendimi otururken pek görmüyorum tabii aynada. Birazcık korkunç görünüyorum. Yani ben azcık ürktüm. Sonra insanların beni benden çok gördüğünü yani büyük ihtimalle bu halime alıştıklarını düşündüm ben çok görmediğimden alışmamıştım ondan dehşet duyuyordum. Off öyledir di mi? Bilmiyorum bazen çok kötü oluyorum bazen hiç önemli gelmiyor.

Dün gece "In her shoes" diye bir film seyrettim, Toni Colette, Cameron Diaz oynuyordu, romantik komedi gibi göründüğünden seyredeyim kafam boşalsın diye koydum ama dram çıktı film.. Bana da bu yakışır :) Filmde Cameron Diaz ın şiir okuduğu bir sahne var. Şiir mükemmel. e.e. Cummings in.. Hemen buraya taşıyım dedim. Herkes İngilizce bilmek zorunda olmadığından Türkçe çevirisini de ekledim ama şiirde çeviri, aslı gibi güzel durmuyor doğrusu. Varsın olsun.


i carry your heart with me

(i carry it in my heart)

i am never without it (anywhere i go you go, my dear; and whatever is done by only me is your doing, my darling)

i fear no fate (for you are my fate, my sweet)

i want no world (for beautiful you are my world, my true)

and it's you are whatever a moon has always meant

and whatever a sun will always sing is you

here is the deepest secret nobody knows (here is the root of the root and the bud of the bud and the sky of the sky of a tree called life; which grows higher than soul can hope or mind can hide) and this is the wonder that's keeping the stars apart
i carry your heart

i carry it in my heart..


taşırım kalbini yanımda

(taşırım onu kalbimde)

asla onsuz değilim(her nereye gitsem sen de gidersin, sevgilim;ve her neyse yapılantek başıma senin yapıtındır, sevgilim)

korkmamhiçbir yazgıdan(çünkü yazgımsın, tatlımsın)

istememhiçbir dünyayı(çünkü güzel dünyamsın, vefalımsın)

ve ay daima her ne anlama geliyorsa sensin o

ve günes daima her neyi şakıyacaksa o sensin
işte en gizli sır kimsenin bilmediği(işte kökünün kökü ve goncasının goncası ve göğünün göğü hayat adlı bir ağacın;öyle ki büyür odaha yükseğe umabildiğinden ruhun ya da gizleyebildiğinden aklın)

bu mucizedir işte yıldızları birbirinden ayrı tutan
taşırım kalbini

(taşırım onu kalbimde)

Thursday, March 29, 2007

AMANINNN


Saat 12,30 da sunumum var. En az 100 iş arkadaşıma GO yu anlatacağım. Çokk heyecanlıyııımm.. Bırrrr..

Wish me luck :))

(Biz küçükken böyle bir dizi vardı yaa :))

Tuesday, March 20, 2007

Talisman'ın Mutfakla İmtihanı


Vega dinleyerek yazıyorum yazımı.. "Gözlerinden sızan karanlıklar- Umrumda değil, Ne şimdi, ne sonra, ne boşluklar- Umrumda değil" diye çığırıyor, Vega nın pek sevdiğim solisti.. Sıkıcı iç bayıcı bir toplantıdan çıktım, bitince ilkokulda birbirini ezerek ve bağrışarak ve deli gibi koşarak okuldan çıkan çocuklar gibi hissettim. Lay loyy lomm..

Hafta sonu daveti çok başarılı geçti :) Ama ben deliler gibi yoruldum hem normalde hareketli biri değilim hem de ilk kez adam gibi 3-5 çeşit yemek pişiriyorum ve aynı gün evi toplayıp, süpürüp siliyorum, baya bir nevrim döndü. Ama çok da zevkliydi. İşi gücü bırakıp domestica ya yerleşebilirim. (Domestica bir ülke, sadece ev işi yapanlar orda oturuyor.) Bu arada tüm Domestica sakinlerine burdan selam gönderiyor, ellerinden öpüyor önlerinde eğiliyorum. Ne zor işmiş yahu ev kadınlığı bir de full time iş yani. Dur durak yok. Kendi işim birden kolay göründü gözüme. Annemin kıymetini anladım bi an :))

Bir de ben 31 yaşındayım ya, bazı konularda öylesine kara cahilim ki, kimse inanmaz, mesela hayatımda ilk kez köfte yaptım, yağa köfteyi ne zaman atacağımı ne çeşit bir şeyde kızartacağımı bile yüz kez telefon açıp anneme ablama sordum. İlk kez şu doğrayıcıyı kullandım. Rondo galiba adı. Benim tanıştığım tek rondo bisküvi olandı daha önce. Ama bu rondoya bayıldım ben, artık en iyi dostum, o nasıl soğanları 2 saniyede parça pinçik ediverdi yahuu. Ben bunu ilk gördüğümde deliler gibi güldüm.. Düşünün mutfakta yanlız bir hatun binbir güçlükle makinayı nasıl çalıştıracağını algılıyor, çalıştırıyor sonra gözler faltaşı, deliler gibi gülmeye başlıyor. Cidden komiktim. :)) Acaip coşturdu beni bu parçalama işi. Sora hemen biber, gene soğan, ıspanak filan doğrayıp her seferinde kahkahalara boğuldum.

Bu arada radyo açıktı ve 80 lerin meşhur parçaları çalıyordu. "Who is that girrl" şarkısı eşliğinde dilim dışarda köfte harcı yoğururken kendi kendime sordum ben de: "Who is that girl?" :) Bu arada bayılırım 80 ler müziğine o da bir güzellik kattı işe hele tıfıl Kylie Minogue ile Jason Danovon un"Sealed with a kiss" şarkısı çıkınca iyice coştum. Yaa Kylie nin seksi bir hatun olup boygöstermeden önceki pek kız çocuğu, pek sevimli hallerini de biliriz biz. :)) Yaşlıyım diye övünen ilk insan olarak geçmek isterim kayıtlara :)

Neyse sonuçta yemekler güzel oldu hele ıspanak salatası rüya gibiydi :) Sadece mercimek köftesi az acı olmuştu ama olsundu. Arkadaşlarım da çok beğendi, ilk kez yaptığıma inanmadılar ehihihi :)

Bu sabah bunu neşeyle anlatırken bir arkadaşım "geç kalmışsın bu şeyler için" deyip beni sinir etti. Niye geç kalmış olayım? Saçma. Hiç böyle düşünemem. Gidip bir üç katlı börek pişireyim kendime geleyim? :)) Bakalım ne kadar sürecek bu hamaratlık.. Hadi hayırlısı :))

"Beniiim küçük sevgiliim" bu da bitiş şarkısı. Mor ve Ötesi' nden :)

Thursday, March 15, 2007

Oblomov Olmayacağım


Son günlerde acaip bir yaşama hamlesi içine girdim. Artık ertelediğim hiçbirşey olmayacak. Daha doğrusu erteleme sebebi tembellik ve atalet olan hiçbir erteleme olmayacak. Basit işlerde bunu sağlamaya çalışıyorum şimdilik. Mesela şirkete bir sunum yapacaktım, tarihi de bana bağlı, Mart sonu demiştim önceden, bana sordular geçerli mi diye, ilk aklıma gelen ertelemek oldu. Neymiş daha fazla çalışır mışım, bahane, asıl sebep o gün gelene kadar biraz daha tasasız, dertsiz gün geçirmek.. Bunu düşünüp ertelemedim ve şimdiden hazırlanmaya başladım. Kişisel tarihçemde ilktir sanırım, son güne bırakmamak. :)

Bir de hep arkadaşlarımı eve çağırmaya üşeniyordum, onu da bu haftasonu yapacağım. Portakal Ağacı blogu sağolsun güzel tarifler aldım. Ben yemek yapmam ki, direk dalıyorum ama yemek işine :) Hem yemek yapma, o karıştıran doğrayan aletler filan, kendimi uzaylı gibi hissediyor, hiçbirşey anlamıyorum ama bu güzel birşey keşfedilmeyi bekleyen bir dünya var. Dünya üs Domesticus.. Latincem süper di mi? :))

Menüm şöyle:

Top top köfte (minik köfteler)

Patates Pizzası

Mercimekli köfte (bunu güzel yaparım ender bildiğim yemeklerden :))

Ispanak Salatası

Dondurmalı İrmik Helvası

Nasıl, hedefi yüksek tutmuşum di mi? :) Ama içimden bir ses güzel olacak diyor. Bakalım..Bunların dışında rejim yapmaya devam ediyorum. Hafiflik hoşuma gidiyor.

Aa bir de İstanbul Film Festivali geliyorrr.. Çok mutluyum. Bu akşam mesaiye kalıp festival çalışıcam yani bir sürü filmi inceleyip film seçicem. Çok keyifli birşey. Yaşasınn.. Seçtiğim filmleri sizinle paylaşırım.

Nokta koymayı da Barda filminin müziklerinden "Dediler" ile yapalım. Grubun adı: Üç Nokta Bir (eski adıyla Spitney Beers. Bir de fotolarını koydum)

Sözleri güzel, inanmak istiyorumm..
dediler ki hayat güzel

eğriyi doğruyu bilenler

dediler ki umut sürer

insanları seversen eğer


dediler ki hayat kısa

eğer mutluluklar olmazsa

dediler ki kalmaz yanına yaptıkların bu dünyada


iyiler kazanır

kötülükler kazınır dediler

mutlu olmak için mutlu etmek yeter dediler


tekrar gözden geçirdim

yalan söylememişler

Thursday, March 08, 2007

Mixed


Hayatımla ilgili pek birşey olmuyor. Çalışıyorum, Dr. House seyrediyorum. Oblomov' u okuyorum, dehşetle Oblomov la, pek çok ortak özelliğimiz olduğunu görüyorum. İkimiz de atalet içindeyiz ve ertelediğimiz çoook işimiz var. Ertelenen işlerden nefret ediyorum. Gözümde büyüyen şeyler, halbuki beni yaptığım zaman mutlu edeceğini bildiğim şeyler. Bilmiyorum, başkalarının yapmam için dayattığı şeyleri uslu uslu yapıyorum da kendim dayatınca birşeyler, pek çabuk isyan ediveriyorum. Rejim de öyle birşey değil mi zaten? Yani disiplin dışardan gelince amenna ama özdisiplin sıfır. Aksine özde bir anarşi hakim.

Neyse cici şeylerden bahsedelim yarın gece yeğenimi görmek için Ankara ya gidiyorum, çooook özledim şekerimi. Çoook.. O yüzden çok mutluyum. Hem de gitmişken okuluma da gidicem, okulumu da özledim, canım benim. Ya hayat güzel aslında di mi? Güzel canım olmaz mı?

Bu arada yine rejime başladım ben ama söylemiyom korkuyom hemen bırakırım diye, 32 yaşımda 70 kilo, 33 yaşımda da 54 kilo olma hayali kuruyorum. Hep de kurarım bu hayalleri haa.. Doğum günü fotolarım çok feci ya, morbid obez oldum galiba. İnsan garip bir utanç duyuyor. Bilmiyorum, hep aynı şeyler..

Bu aralar gözüm ağrıyor büyük ihtimalle zorladığımdan ama ben şeker hastası oldum gözlerim geri dönülmez şekilde zayıfladı diye düşünüyorum. Dr. House beni hastalık hastası yapmış olabilir mi acaba?

Hala işteyim, işten sonra 23 Numara filmine gitmek istiyorum ama halim de yok. Bazen herşey gri oluveriyor.

Allahım nasıl saçma bir post oldu bu, ne yapalım hayat da öyle.

Uzan işyerinde mesaiye kalma kalkacak desin, oyumu veririm tüm tanıdıklarıma silah zoruyla verdirtirim, onu da belirteyim son olarak.

Friday, March 02, 2007

Post Doğumgünü Çocuğu


Doğulabilecek en garip günde doğan bir fani olarak, hem 28 Şubat ı hem 1 Mart ı kendime doğum günü ilan ettim ve iki gün de neşeyle şımardım. Tahmin edebileceğiniz gibi 29 Şubat ta doğmuş, bir bahtsız bedeviyim. Gerçi bahtsız da diyemeyeceğim, 29 çekmeyen seneler dediğim gibi iki günü birden doğum günüm gibi yaşıyorum. Bir grup arkadaşım 28 Şubat olarak düşünüyor, bir kısmı 1 Mart.. Yuvarlanıp gidiyoruz. :)

Doğum günlerim nasıl geçti derseniz fena değildi ama her iki gün de mesaiye kaldım :)) Bizim meşhuuur projemiz sonunda hayata geçti ama yine de henüz arkasını topluyoruz, inşallah bir iki hafta sonra normal halime döneceğim. Onun dışında kuzencim bana süpriz yapıp kendi işyerindeki insanların bana doğum günü maili göndermesini sağlamış. O kadar acaip ki, harıl harıl çalışıyorum bir yandan da hiiç tanımadığım insanlardan bööyle sevgi dolu mesajlar geliyor, ağzım açık kaldı.. Sonradan mail adreslerinden keşfettim.. şirin bi süprizdi.:)

Dün öğlen de işyerinden arkadaşlarla yemeğe gittik, pasta kestik, beni pastanın mumlarını üflerken çekmişler. Amanın bir fotoğraf, abi ben yere göğe sığamıyorum yaa.. Neyse hep aynı hikaye daha fazla konuşmuycam bu konuda..
Gece de üzgündüm moralim bozuktu, bir noktada artık kendimi çok çaresiz hissedip House cuğuma sığındım. Üç bölüm seyrettim, üstüne uykum da gelmedi, cin gibi döndüm durdum yatakta sanırım gece 4,30 gibi uyumuştum. iki saatlik uykuyla oturuyorum ama hiiç uykum yok. Nası oluyosa.. Yanlız sanal bir karakter insanı nasıl sarıp sarmalayıp rahatlatabilir yaa, üstelik sözkonusu karakter dünyanın en geçimsiz huysuz insanı portresi halinde ise..
Bir manyaklık var bende ama hadi hayırlısı..
Dayanamayıp yine resmini koyuyorum..:)



Monday, February 26, 2007

Aşık Oluyorum Eyvah :)


Bilmiyorum daha önce söylemiş miydim? Çok sık aşık olurum ben. Yani terbiyesizce ifade edecek olursak ota boka aşık olurum.. Uzun süre aşık olmadım mı bir huzursuzluk gelir içime, sonra bulurum bir aşk rahatlarım.

Sanırım benim aşk dediğim şey bizim bildiğimiz aşktan çok bir çeşit kapılma gibi. Birine kapılıp gitmeyi seviyorum.

Sadece telefonda sesini duyduğum hiç görmediğim birine bile aşık olmuşluğum vardır. Daha önceki işyerimde iş yüzünden hergün bir kaç kez aradığım Hollanda da çalışan bir arkadaştı bu güzide insan. Sesinden aşık olmakla kalmamış, bir de telefon sapıklığına başlamıştım. Arayıp arayıp sesini duyuyor sonra kapatıyordum. Ama şapşal ben hiç gelen telefonları gösteren bir telefon kullanabileceğini düşünmemişim. Bir gün , "Sizin ordan birisi arıyor beni hep ama sanırım sorun oluyor konuşamadan kapanıyor." dediğinde beynimden aşağı kaynar sular boşalmıştı. Ama küçüktüm o zaman yaa, küçük dediysem de 22 filan yani. :)

Daha küçükken ortaokul filan Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ebülfeyz Elçibey e aşık olmuştum. Fikirleri, mücadelesi beni çok etkilemişti. Ama ben fikrinden, duruşundan etkilenmekle kalmamış, tutup bir de topyekün aşık olmuştum :) Defterlerimi onun fotoğrafı ile kaplamalar, iskambille "beni yüzde kaç seviyor" falına bakmalar filan. A şaşkın, adamcağız ülkesini savunuyor, seni de tanımıyor yüzde kaç sevebilir sence? Neyse böyle bir insanım ben işte.


Roman kahramanına, hatta romandaki robota (Isaac Asimov'un bir romanıydı) aşık olmuşluğum bile vardır, yani bir portmantoya filan sarılmışlığım eksiktir.:)

Neyse bu bir araba lafı, yeni bir aşk bulduğumu söylemek için ettim: Dr. House. Deli oluyorum adama. Yeni keşfettim. Normalde Digiturk de çıkıyor ama ben Digiturk almayı reddettiğim için (iyice bağımlı olmaktan korkuyorum.) Dr. House un DVD lerini aldım. Her gece 3 bölüm seyretmeden uyuyamıyorum.Sözkonusu sevgili doktorumuz asosyal, bir ayağı aksayan, ağrı kesici bağımlısı, (dakka başı cebinden bir hap çıkarıp ağzına atıyor.) hastanede gelen binde bir rastlanan vakaları Sherlock Holmes edasıyla çözen, ottan boktan sebeplerle gelen hastaları da azarlayıp, çok zekice ayar veren bir insan. Çok yakışıklı değil ama bir karizma var adamda demeyin gitsin. Kendisine pek yakışan ukalalığı,agresifliği, sevgi denen şeyden fersah fersah uzak görünmeye çalışması ile kadınlardaki "Bu adam benim elime düşse sevgiye inandırırım ben onu" meydan okuma duygusunu uyandıran bir adam.

Ben bayıldım, siz de seyredin diyeceğim ama kıskanırııım, kimseler seyretmesin.. :))

Wednesday, February 21, 2007

Laylayy


Bir süredir içimde bir hafiflik var. Dışımda yok bari içimde olsun diyerek mutlu oluyorum.. Şöyle ki, düşünüyorum da daha dünyada yapacak pek çok şey var yahuu. Daha gidilecek bir sürü film, okunacak dolu kitap, keşfedilecek bir sürü ilginç bilgi, bir sürü gezilip görülecek yer, tanışılacak bir sürü insan, denenecek bir sürü yeni şey, daha yaşadığım şehirde bile gitmediğim bir sürü sokak, çekilmeyi bekleyen fotoğraflar, yine çekilmeyi bekleyen kısa filmler var.. Ben tüm bu güzel olasılıkların karşısında ööylesine ataletle oturup, kiloma, işlerime mi üzülcem? Hiiiç sanmıyoruum..

Üzülmek sadece zaman kaybı, hele ki ataletle, hiçbirşey yapmadan üzülmek.. Saçmaaaa.. Saçmalık resmen. Teyteyteyy..

Niye hormonlu Polyanna modundayım bilmiyom ama iyi oldu bee..:)

Bu arada neler yaptım, projem ertelendi, kabus devam ediyorr :)

Ama bu sayede festivalden birkaç istediğim filme gittim. İyiymserliğim belki bundan..

Filmlerden "Başkalarının Hayatı" çok beğenilen bir filmdi ama bence ritmi kötüydü, insanı filmin içine çekmeyen bir temposu vardı. Bir dirhem bal için bir kilo keçiboynuzu çiğneten cinsten.

Perverts Guide to Cinema, muhteşemdi.. Zizek e hayran oldum. Bu filmde felsefeci ve psikanalist Zizek, önemli filmlerden yola çıkıp sinema ile ilgili çıkarımlarda bulunuyor ve filmlerden parçalar gösteriyor. Adam öyle güzel film okuyor ki, yıllardır bir saniyesini anlayamadığım Lost Highway i iki dakkada anlattı, resmen Nirvana ya eriştim sayesinde :))

Bir de kısa filmlerden oluşan Wholphin vardı orda da birkaç kısa filme bayıldım..

Son zamanlarda uyumaya da başladım gerçi sebebi biraz gribim.. Gribim yüzünden 22,00 de yatakta oluyorum, nasıl iyi geldi anlatamam. yatakta yatıp, günün muhasebesini yapmayı, uykuyu beklemeyi özlemişim, son zamanlarda 2 de 3 te anca uyuyordum o da sanki sızarak ve yatağımda değil.. Uyku düzeni önemli birşeymiş meğersem..:)

Rejim nasıl? Hımmm.. Immm.. Belki sonra yazarım ;)

Öper, kaçarım.

Tuesday, February 13, 2007

One Way Or Another



Daldan dala konasım var bugün..Başlayalım bakalım..
1- Sitenin bahçesinde çiçek açan bir ağaç gördüm, tepemden aşağı kaynar sular boşaldı. Normalde hayatta beni en mutlu eden şeylerden biridir baharda çiçeklenen ağaç görmek ama kış ortasında görünce fena oldum, sanki bahar sevincimiz elimizden alınmış gibi. Çok kötü çok..
2- Sevgililer günü geliyor, sevgilisizim ama nedense üzülmüyorum, içimde biryerlerde bilinçaltım üzülüyor ama bana çaktırmıyor olabilir mi? Sanmıyorum..
3- Çok çalışmak hayatımın fon müziği gibi artık canımı da çok sıkmıyor ama eskisi gibi sinemaya gidemiyorum yeni şeyler keşfedemiyorum gelecek hafta proje bitecek, hayatımı geri almayı planlıyorum. Bir hayatım vardı değil mi? Emin değilim..
4- İntihar etmek için bilekleri yanlamasına değil diklemesine kesmek gerekmiş. Wristcutters filmine gitmeyi çok istiyorum If İstanbul da, ama o gün projenin geçişi var, nere gidiyorsun hey yavrum hey.. Bu sene If İstanbul da harika filmlerin gelmesi ve benim hiçbirine gidemeyecek olmam beni delirtiyor.
Gidebileceklere tiyolar:
- Earthlings
- Bir başkanın ölümü
- Başkalarının hayatı
- Perverts Guide To Cinema (Cinema pervert ı olarak bunu kaçırmam bir felaket..)
5- O adar kitapçı dolaştım haftasonu, hiiç okunacak güzel bir kitap dikkatimi çekmedi, ben mi körüm, iyi kitap mı çıkmıyor?
6- Hep birşeylere yetişmeye çalışıyorum, hiçbirşeye yetişemiyorum. Nalet olsun.
7- Bugün yine normal yeme düzenime döndüm ama bilmiyom bilemiyom sonra neler olur, bekleyelim görelim.
8- İlaçlarıma da geri döndüm.
9- Uykum olsa da uyumamak için kendimle savaşıyorum, gözlerim hep şiş ve seyiriyorlar, ona da alıştım, vücudumda en hareketli yerim gözlerim, çok kalori yakmayı planlıyorum.:)
10- Hayat ne garip vapurlar filan :)) (Kaynak : Ekşi Sözlük)
Öperim sizi..
Ha bir de daha önce de bir post yazmıştım boş çıkmış.. Nihilist bir post olmuş..:)

Friday, February 09, 2007

Monday, February 05, 2007


Ben var ya.. Garip biriyim. Güdülerinin yönetiminde biriyim. Kendi kendisine "Öleceksin. öleceksin" diye diye yemek yemeye devam eden, hatta yemekten sonra değil yemekle eşzamanlı bunları düşünen, hatta kendini hastanelerde kolunda serumla hayal eden ama yemeye aynı iştahla devam eden başka insan var mı?
Sigara yüzünden elleri kolları kesilen ama içmeye devam edenlere çok şaşardım. Benim de onlardan farkım yok aslında. Sanki içimde denetim kabul etmeyen her tür düzenli aktiviteye gıcık olan herşeyi baltalamaya çalışan bir fitneus fücurus var. Ben onla mücadele edemiyorum.
Ayrıca bu "ya hep ya hiç" takıntısı da beni yordu. Yemeği çok yedinse ilaç da içme, hatta herşeyi bırak felsefesine gıcık oluyorum.
Sanırım kendimden çooooookkk sıkıldım.

Friday, February 02, 2007

Sırlar


















Lounge Time beni sobelemiş..
Sanırım kimsenin bilmediği 5 şey sıralama sobesi. öyle algıladım, hemen sayayım ebelikten kurtulayım :)Aslında söylemediğim de az şey kaldı.. Bakalım:
1- GO oynarım ben, üniversitede iken GO Klubüne üyeydim. Yıllarca oynadım ve çok severim. GO ne ola ki derseniz, çook eski antik bir Japon oyunudur. Strateji oyunudur ve tahtada oynanır. iki kişi ile oynanır.Kendine ait bir felsefesi vardır. Anlatmakla bitmez. Derya denizdir. İlginizi çekerse:http://www.geocities.com/mehmet2112/
2- İstanbul a ilk geldiğimde sadece 15 dakika kaldım. Haydarpaşa garında..:) Ankara da okudum ben, İstanbul da arkadaşlarım vardı, birgün aklıma esti kimseyi arayıp haber vermeden trene atladım İstanbul a geldim gece 24,00 de, trenden inince arkadaşlarımın hepsini aradım ama birine bile ulaşamadım, İstanbul a ilk gelişim, gece vakti, feci şekilde tırsıyorum, hemen 24,15 e geri tren bileti aldım ve Haydapaşa garının orda 15 dakka seyrettim İstanbul u.. Çok sevdim, ben burda yaşayım bari dedim, dediğimi de yaptım..:) Yanlız o 15 dakka için tam 20 saat tren yolculuğu yapmış olmam hoştu..
3- Maymun iştahlıyım, boyna bişeylere merak sarar sonra sıkılırım. Latin Danslarına gittim, 4 kez filan sonra hop bıraktım, spor salonuna başladım bir iki gittim sonra kaçtım, ney üflemeye başladım, ki bu çok içimde kalmıştır hala devam etmek istiyorum ama onu da bıraktım. Kısa film çekmek istiyorum bir iki denemem de var ama ondan da sıkılıp kamerayı attım bi tarafa. Böyle herşeye bir saldırma, hiçbirinde uzun süre kalmama durumum var. Ama çok sebat gösterdiğim şeyler de oluyor tabii, örnekse GO.
4- Platonik aşk uzmanıyım. Çok pis platonik aşık olurum bir aşkın tüm safhalarını tek başıma yaşar tek başıma da bitiririm. Hayalperestim.. Ha bir de platonik aşık olduklarımla mutlaka arkadaş olurum canciğer. Tüm kız maceralarını dinler, akıl verir hatta düğünlerinde oynarım. zor zanaattır, kimseye tavsiye etmem.
5- Genelde sakin bir insanım ama damarıma basıırsa feci öfkelenirim ve karşımdakini korkuturum. Ses tonum bile değişir, bu ses benden mi çıkıyor diye kendim de şaşarım.
Eveet, şimdi de ben sobeliyim: Noni ve D-Chic, Deriella ve Limonağacı nı sobeledim. Deriella sobelediğim halde bişiy yazmazsan küserim bak çok pis küserim..:)

Tuesday, January 30, 2007

KAOS


O kadar çok şey var ki yazacak..
Nerden başlayım bilemiyorum ki.. En iyisi maddeliyim.
Başıma Gelen Abukluklar
1- İşyerinde hiç rahat değilim, daha önce dediğim gibi deli gibi çalışmaktayım. Bir türlü de yaranamamaktayım. Neden bilmemekteyim, son tahlilde çok da takmamaktayım..
2- Aile problemlerim oldu, kilometrelerce öteden onların kavgalarında arabuluculuk, arada kalıcılık, kendimi çok kötü üzmecilik yapmaktayım. Fazlasıyla canımı yakan bu proses neyse ki şu anda hafifledi, nerdeyse geçti ama delip de geçti. Bir kaç gece ağlayarak uyudum..
3- Bunca strese üzüntüye karşı koyamadım mı yoksa lanet olası bir iradesiz miyim bilmiyorum ama 3-5 gün çılgınlarr gibi yedim. Hele bir gün öyle böyle değildi. Doldur-boşalt mantığı ile çalıştım resmen. Yıpratıcıydı, lezzetsizdi. Zevk alarak yemedim sadece bişeyi dolduruyordum. Bir tür boşluğu..
4- Diyetisyene gittim, 101 olmuşum tekrar.. 2 adım ileri bir adım geri giden yağız bir yeniçeri delikanlısıyım. Aslında yakında 31 olcam pek de delikanlı sayılmam.. Ühühühü
5- 31 deyince aklıma geldi (yok yok o değil, terbiyesizler :)) ailemle ilgili bir sürü problem yaşadım ya, o an acaip evlenmek istedim, evli olsaydım bana dokunamazlardı, evlenmeliyim, ilk önüme gelenle evlenmeliyim diye düşündüm. Allahtan önme kimse gelmedi :)) Yoksa ben kel fodul demeden evlenecektim. Ne komik değil mi, kazık kadar okumuş kız, cahil filan değil, zaten uzakta yaşadığı ailesinden ayrılmak için evlenmek istiyor.
6- Şimdi bunu itiraf etmeye fecii utanıyorum ama bitmedi.. Hrant Dink e çok üzüldüm ya ben, deli oldum, gecelerce rüyamda gördüm, sonra belki de tesadüf ermeni birine aşık oldum, yani hoşlandım. Hrant Dink e üzülüp gördüğü ilk ermeniye aşık olan ilk insan olarak tarihe geçmek isterim. Utandım valla, utandım.. Bir de kendime etnik köken yüzünden ayrımcılık yapılmaz ama etnik köken yüzünden de aşık olunmaz şapşal deyip durdum. Pozitif ayrımcılık yani.Bu komik aşkın sonu da hüsran, evliymiş sevgili arkadaşımız. Şapşal talisman ilk bakacağı yere yani adamın yüzük parmağına en son baktığı için küçük çapta bir kalp kırıklığı yaşadı işte.
7- Bunu da itirafa zorlanıyorum ama aşık olurken asıl motivasyonum baba özlemi idi, baba.. Babam ben 11 yaşında iken öldü ve ben kendimi onun yokluğuna artık üzülmediğime ikna etmiş durumdaydım. Ama işte 30 yaşındayım ve hala baba özlemi motivasyonu ile birine aşık olabiliyorum. Aşk demeyelim de hoşlanma..
8- Yaa insanım sonuçta dalgalanıp duruluyorum, her gelen dert eninde sonunda gidiyor, yenilere yer açıyor..Varsın olsun.. Gelin len dertler..
9- Hrant Dink e geri döneceğim, onun ve karısının aşkına da ayrıca çok üzüldüm çok tatlı bir tanışma evlenme hikayeleri var ve bir fotoları vardı Tempo dergisinde, büyüledi o fotoğraf beni. Yanyanalar, Hrant Dink karısına bakıp gülümsüyor, karısı da objektife bakıyor gülümseyerek. Ama nasıl bir foto anlatamam. Sevgisi ile karısını sarıp sarmalamış bir adam ve bu sevgi ile sarhoş, hafif mağrur, hafif muzip ve çokça mutlu bir kadın. Öyle içim yandı ki. Neden güzel şeyleri, iyi şeyleri insanlardan alıyorlar? Neden insan gibi insanları koparıyorlar bizden? Yüreğimde hala bir yumru var.

Benden bu kadar, belki de ilk kez bu kadar açıyorum kendimi. Pişman değilim :)
Sevgiler.

Tuesday, January 23, 2007

Yorgunuum


Nasılım?
Feci şekilde çalışıyorum.. Cumartesi- Pazar, gece gündüz demeden..Uykum var hep, gece eve geliyorum genelde laptop kucağımda Lost u seyrederken içim geçiyor, tehlikeli birşey biliyorum ama ne yapayım, izlemek istiyor deli gönül.. Sora ışık açık ööyle uyuyup kalmış oluyom üzerimde kıyafetler, sora sabah servisin gelmesine 3 dakka kala yataktan ok gibi fırlıyorum, bi telaş üstümü değişip, yıldırım gibi servise yetişiyorum ve serviste uyumaya devam ediyorum sanki yataktan hiç kalmamış gibi hissediyorum bazen, işyerine gelene kadar da uyanmıyorum her seferinde aynı yerde (işe gelmeden 3 dakka önce filan) irkilerek uyanıyorum, Pavlov un Talisman ı oldum yani..:)
Proje biterse geçecek diye umuyorum, ummak istiyorum. Sinemaya gidemiyorum, bunalıma giriyorum, Lost u bölük pörçük izlemekten sıkıldım. İnsanları besleyen şeyler var bence hayatta, bu hayata tahammül etmemizi sağlayan, kiminin ailesidir, kiminin çocuğudur, kiminin hobileridir, benimkiler de sinema- kitap şeklinde ve tabii sevgili arkadaşlarım.. Ama şu dönemde hepsinden uzaktayım.. Neyse çok ağlanmıyım geçecek elbet..
Onun dışındaaa rejim nasıl derseniz iyi, ama iki kez sapıttım, ikisinde de çikolata ve fındık yedim. Bunun için çok mutsuz hissetmiyorum kendimi, aynen devam ediyorum çünkü bu sapıtmalardan sonra.. Ve vücudumun ihtiyacı var, hissediyorum. Özellikle regl olmaya yakın krizimde bunu iyice anladım, yani sırf keyiften bunalımdan değil, vücut istiyordu resmen.. Yani içim rahat, salataya devam..:)Diyetisyen randevum da Pazartesi bakalım neler olcak..
Bu arada Hrant Dink e çok üzüldüm. Yürekli özgür bir güvercini, ummadığı şekilde katledebilen insan müsvetteleri yüzünden insanlığımdan utanıyorum. Ne Ermenilere ne Türklere yaranma peşinde olmayan, kendi özgün fikirlerini savunup mücadelesini veren, hiçbir hazır düşünceye, kuruma sırtını dayamayan insan gibi bir insanımızı, Türkçe' yi çok yetkin kullanan bir gazetecimizi kaybettik. Başımız sağolsun.

Monday, January 15, 2007

90 lar..


Trınım trınım.. Sabah Talisman diyetisyene gitti ve 1,4 kg erimiş olduğunu gördü.. Görmemişin kilo vermesi şeklinde bunu hemencik paylaşmak istedi..:))
Heyoo artık 90 lı kilolardayım, 99,8 ama olsun, sonuçta 100 den az daha ne olsun..:)Diyetisyen tartıdaki başarı önemli değil ben yeme alışkanlıklarınızla ilgileniyorum deyip beni bozmasa daha mutlu olcaktım ama neyse :) Arada yemek saatlerim filan şaştığı için söyledi bunu ama ne yapayım, geçen hafta bir gün bile 22,00 den önce eve giremedim,Cumartesi Pazar çalıştım, bu şartlara her yemek istediğini bulamıyorsun ki.. Neyse bahane bulmayım artık yemeğimi işe taşıycam, kuru meyvelerimi, cevizi fındığı getirdim şimdiden..(Diyette günde 2 ceviz 8 fındık var.) Yarın da sebze yemeği taşıycam onun için bugün cam saklama kabı alcam, umarım güzel birşey bulurum da döküp saçmam. :))
Diyet böyle, diğer şeylere gelince çalışma söylediğim gibi baya hayatımı istila etmiş durumda, bunun dışında Beynelmilel filmine gittim. Özgü Namal a aşık oldum bu nasıl güzel, doğal, süper oyunculuk öyle yahuu.. Film de fena değildi, bence kötü bağlanmış sonuna rağmen.. Eli yüzü düzgün güzel bir Türk filmi örneğiydi. Son dinemde Türk sinemasının şahlanması çok hoşuma gidiyor.
Bir de tiyatroya gittim: Mikado nun Çöpleri. O da güzeldi, yakışıklı Timuçin Esen le adını hatırlayamadığım oyuncu sevgilisinin oynadığı iki kişilik bir oyun. İlk yarıda çok güldüm, ikinci yarıda hüzünlendim. Oyun gücü olarak ikisi de süperdi. Ama Tİmuçin Esen meğer göründüğünden çok zayıfmış, yakışıklılık olarak iyi randıman alamadım. Varsın olsun zaten tiyatro aşkı ile gitmiştim oyuna(!)
Öperim herkesi.

Wednesday, January 10, 2007

Güzel Haber :)


Kırmızı karlar yağmaya başlarsa bugünlerde şaşırmayınız anlayınız ki Talisman ilk kez blogundan güzel bir rejim haberi verecektir. :) Evet evet, yaşasın güzel haber, hem de rejimle ilgili.. 25 Aralıktan 06 Ocak a kadar olan dönemde 5 kilo vermişim.. 25 aralık endokrinolog a gittiğim ve tartıldığım gün 106 çıkmıştım. 06 Ocak ta da diyetisyene gittim orda tartıldım ve ta taam 101 çıktım. Tabii ki ilk başlangıç olduğu ve kilom çok fazla olduğu için bu hız normal ama yine de çok hoşuma gitti tabii..:) İlacın da faydası olmuştur belki benim inatçı kilolara karşı. Ama tabii genelde yediğime göre az yedim hatta kurban bayramında anne yapımı ev baklavalarına, böreklerine ve dahi kavurmalarına göğüs gerdim ve yenilmedim, karada ölüm yok bana :)
Zayıf bir arkadaşım (yani bana göre zayıf, kendisi kilo vermek istiyor.) bana "bu işin sırrı ne, bana da öğret" dedi, valla dedim "benim sır işine yaramaz çünkü sırrım, yemeğin üstüne bir de hamburger yemeyi bırakmam" dedim, çok güldük, doğru ama, her öğünde 3 öğünlük şey yemek alışkanlığımdı..Neysem geride kaldı artık, yani inşallah :)
Tabii herşey toz pembe değil, son üç gündür sevgili ilacım canıma okuyor biraz, hamile gibi dolaşıyorum, herşey midemi bulandırıyor ve kokulara karşı çok hassasım, her an midem ağzımda. Gerçi bugün daha iyiyim sanırım alışıyor bünye.
Bunun dışında feci şekilde yoğunum, bir çalışıyorum, bir çalışıyorum o kadar olur. Blogumu da böyle uzun süre güncellemememin sebebi o. Deli gibi bir tempo var. Ocak sonu biraz hafifler diye ümid ediyorum.
Bir de çok güzel bir şeyden bahsetmek istiyorum o da : Dot Tiyatrosu. İstanbul da İstiklal Caddesinde ufak bir tiyatro salonları var, oturma düzeni itibariyle sahne ortada, yani iki yanında seyirciler var ve sahne ile oturulan yerlerin arası 1 metre ve aynı düzeyde koltuklar. Sanki 15-20 kişi toplanmışınız ve evinizin salonunda tiyatro oyunu oynanıyor. Böyle bir ortam ve gördüğüm oyun yani "Böcek" o kadar iyidi ki anlatamam. Resmen bizi hipnotize ettiler, oyunun temposu bir an düşmedi, bir an rahat nefes aldırmadılar, o kadar da gerilimli bir metni vardı. Ve mükemmel oyunculuk. Bilmiyorum sanki artık başka bir oyun izleyemem gibi geliyor bana.

Merak edenler için dot tiyatrosunun sitesi:

http://www.go-dot.org/

Fotolar da oyundan..

Ya özlemişim blogumu bee, bir daha ayrı kalmam bu kadar..:)