Wednesday, January 23, 2008

Gözüm benimm..


Siz de farkettiniz değil mi göz fetişisti olduğumu? Blogda yazılar için çeşit çeşit göz fotoları-çizimleri koymamdan çıkarmışsınızdır diye düşündüm. Seviyorum göz organını. Çok esrarlı geliyor bana. Devamlı hareket halinde (siz dursanız da) devamlı değişen (gözbebeği büyüklüğü, rengi, parlaklığı), çok hassas, gizli- kapaklı harika organlar..
Kendi gözümü de severim, sizden saklayacak değilim :) Ayrıntısına girmeyeceğim ama gözlerimi özel bulurum. Renginin değişken olmasını severim, bir de saklı (cache :) olmasını.. Artık bu da ne demekse :) Boşverin..
Severim filan ama gözlerimi ortaokulda bozmayı da başarmışımdır. Kendim mi becerdim ben emin değilim aslında ama ailem ısrarla yaz tatili boyunca sabah-akşam, ışık azken-çokken durmadan kitap okumam sonucu gözlerimi bozduğuma inanmışlardır. Ters giden şeyler olduğunda hemen ve daima kendimi suçlamam ailemin eseri olabilir. (Sigmund Freud, analyze this :)) Çözümü de hemen ve daima dışarda aramam ise sanırım benim eserim, bu da kendimi suçlama olduğuna göre ortada bir sarmal var, nalet olsun.. :)
Dün bu pek sevdiğim gözlerimi muayene ettirmek için hastaneye gittim. Yeni gözlük alacağım, numaramı update edeyim dedim. Rutin muayene safhalarını atlattık, sonra gözüme ışık tutarak "sağ kulağıma bak" dedi doktor, ben panik oldum sağ kulağının hangisi olduğunu tayine çalışıyorum (evet sağı solu karıştırırım) o sırada gözüme yedim ışığı, artık görüş açımda tek kulağı vardı, ben de "amaan buna bakayım işte" diyerek ona baktım.
Sonra adam "aaa burda kanamalar varr" dedi, Ne kanamasııı?? Sonra da şöyle bir cümle kurdu: "Hımm şeker yüzünden tahribat olmuş olabilir.." Ben de sesim titreyerek şöyle diyebildim: "Ben de şeker hastalığı yok ki.. İnsülin direnci var sadece" ama o sıradaki sesim Perihan Mağden' in sesinin bir level iyisi, yani düşünün ne kadar kötü.. Tiz ve "ahanda şimdi ağlarım bak görüsüün" sesi.. Doktor da "haa öyle miydi" dedi gayet rahat, adama bak sanki her gün Perihan Mağden' le konuşuyor. Sonra içim rahat etsin benim dedi ve gözlerime damlaları boca etti, siz 15 dakika bekleyin göz dibinizi iyice muayene edeyim dedi.
Ben izafiyet teorisini kanıtlamak üzere koridora çıktım. 15 dakika boyunca kendimle konuştum, suçladım, Allah' la pazarlık yaptım, zaten gözlerimin nemli olmasından faydalanıp biraz zırladım, en çok da nedense, sigara yüzünden kolu bacağı kesilenleri düşündüm. Kendime ettiğim yıpratıcı cümleleri ve küfürleri tekrarlamayacağım, yararı yok. Sadece kendime düşmanca "Bak gözlerime de zarar verdiysen çokk fenaa kızarım." dediğimi hatırlıyorum. Şizofren bir diyaloga girmenin en güzel tarafı bu. Kendi içinizde kızıp kendi içinizde boşalabiliyorsunuz. (I used to be a şizo but we are ok now.)
Sonra zamanı geldi, adam yine ışığa boğdu gözlerimi bu sefer çok pis acıdı ama tuttum kendimi sonra bakıp "aa o kanama değilmiş, damarı görmüşüüm" cümlesini kurdu. Biraz geri çekildi ve huşu içinde "pırıl pırııııl bir retina" dedi. Nasıl da ciddi bir hayranlık içinde, çok komik, ben gevşeyip gülmeye başladım. Sonra diğer gözüme baktı yine neşeyle, "pırıl pırıl bir retina da burda" dedi ve "Hiç bir sorununuz yok, harika bir göz dibi, hiç meraklanmayın" dedi, ben Perihan Mağden' den Leonard Cohen' e terfi etmiş sesimle "teşekkür ederim doktor bey" diyerek çıktım ordan.
Eve uça uça gittim, aynaya bakınca Willow ' la karşılaştım, hani Buffy the Vampire Slayer daki lezbiyen cadı.. Dark Side a geçtiğinde gözleri simsiyah olur onun, yani sırf gözbebeğinden ibaret gibi. Ben de tıpkı öyleydim, gözbebeğim dana kadar büyümüştü damla yüzünden.. Çok garip ve korkutucu.. Tabii ben bayıldım buna, sevinçle kuzenim ve eniştemin olduğu odaya girip "Willow olmuşuum" şeklinde bir çığlık attım. Sonra açıklama yaptım (enişteme Willow 'un lezbiyen yönünden bahsetmedim, sevincimi hayra yormayabilirdi.)
Derken hep beraber neşeyle televizyon seyretmeye başladık. Televizyonu harika göz dibim ve pırıl pırıl retinalarımla seyrettiğimi bilmek içime hafif bir ürperti verdi.. (hani erkek olsam daha pis cümle kurabilirim oraya, ahh nalet olsun Talismann :))
Eheh..
(Not: Allah' la pazarlık maddelerime uyuyorum.)

Monday, January 21, 2008

Mim O Za


Sevgili Gülçincan beni sobelemiş. Ya da mimlemiş.

Mim konusu: Yapmak Zorunda Olduğumuz Halde Bir Türlü Yapmadığımız Kolay İşler..

Hemen ilkini söylüyorum, paltomun kopan düğmelerini dikmek.. Neden bu düğmeleri sağlam yapmıyorlar bilmiyorum. Paltomu aldıktan bir hafta sonra tüm düğmelerini baştan ikisi hariç kopardım. Kendileri evin çeşitli odalarına serpilmiş, benim onları dikeceğim günü bekliyorlar. bense düğme dikmekten kaçmak için parmaklarımı düğme olarak kullanıyor yolda yürürken bir tür teşhirci kıvamında iki elim paltomun iki tarafını tutturur şekilde yürüyorum.

Başkaaa? Giyindiğim odaya bir ayna almak istiyorum, bir türlü alamıyorum. Bir de şifonyerin üstündeki ıvır zıvırın tozunu alıp kutulayarak kaldırmak istiyorum. Evde zaten çok az ıvır zıvır var, onlar bile sinirimi bozdu. Biblo, süs vb şeylerden bahsediyorum.

ADSL bağlantım bozuldu, bir türlü düzeltemiyorum, Türk Telekom beni telefonda çok beklettiğinden sabredemiyorum. Bir kez sabrettim ama telefonda beklerken, gazete okudum, tuvalete gittim, elimi yıkadım, çorba ısıttım daha sonra telefon açıldı. O telefondan da sonuç alamayınca pes ettim. Yapmam lazım ama..

Sanırım bu kadar. Yapmam gereken başka şeyler de var ama onlar kolay değil ;)

Hımm topu kime atsak? Öykücü ve Ekmekçikız a atalım, sonra neşeyle kaçalım..

(Neşe derken? Neşe işte bildiğin neşe, çok mu gücüne gitti? :))

Sunday, January 13, 2008

Sülayman Turan ı da ...


Here comes the rain again

Raining in my head like a tragedy


Yine ondan yapıyorum. Yani hoşlandığım biri- yakın arkadaşım- teşvik eden, cesaret veren ben.. Offf midem bulandı artık, anlatmıycam daha fazla..Zaten anladınız. Öyle sıkıcı ki.

Nasıl bir döngüm var yahuu. Aynı günü dönüp dolaşıp yaşayan biri gibiyim.

Aşağılık komplexim de azdı. Tıpkı bir çıbanın filan azması gibi bu. Bazen gün yüzüne çıkar, kendimi uzun süre bir böcek gibi hissederim, dünyada olmam bile dünyaya bir hakaret gibi. Cerahat gibiyim sanki.

Size bahsetmekten imtina ettiğim birşeyden bahsedeyim mi? Canımı yakan birşeyden? Söylesem sistemimden atar mıyım acaba? Tamam söylüyorum, bir süredir fotoğraf çektirmekten kaçınıyorum arkadaşlarımlayken.. Neden? Çünkü sanki bir harmoniyi bozuyor gibi hissediyorum kendimi. Yani öyle çirkinim ki, fotoğrafta olmam fotoğrafı çirkinleştiriyor, halbuki ben olmasam fotoğraf güzel çıkacak gibi. O yüzden kaçıyorum fotoğraf çektirmekten arkadaşlarımla çıktığımda. İçim bir mağara gibi, dibini bilmiyorum karanlığının.

Evet, aşağılık kompleximin en koyu tarafını da anlattım, şimdi sefil sefil çekip gidebilirim. Hatta siktir olup gidebilirim.

Tuesday, January 08, 2008

Yok, yok..


Az önce arkadaşım "Sinema" dergimi getirdi aşağıdan.. Abone olunan dergiler gelmiş, Sinema dergisini her gördüğümde önce bir seviniyorum sonra beni hiç bir zaman tam tatmin edemediğini düşünüp biraz bozuluyorum. Hep ilgimi az çeken filmlere sayfalar ayırıyor.. Yorumlar az.. Genel havası tam içime sinmiyor. Yine de alıyorum, sonuçta Sinema işte ne kadar kötü olabilir ki?
Masamda sular var içip bitirdim çöpe attım, her gün bir sürü pet şişe harcayıp küresel ısınmaya katkıda bulunuyor içimi rahatatıyorum. Kıyamette payım olsun istiyorum bunu anlamak zor mu?
Akıl hastanelerini düşünüyorum. Küçükken en korktuğum şeydi. Delirmekten korkuyordum deli gibi.. Şimdi korkuyor muyum? Hiç sanmam, delirecek kadar iyi biri değilim, rezilce korkularım, rezil hesaplarım var hayata karşı benim de.. Küçümsediğim hiç bir insandan farklı değilim. Ben de "free will" i ortalama bir evde yaşayabilmeye, yiyeceklere, geçinme anksiyetesi olmadan yaşamaya tercih etmiş bir faniyim. Üstelik tatsız bir şekilde durmadan şikayet edebilme yetimi de kaybetmeden.
Tercihini yaptın sen, daha ne ağlıyorsun? Yoksa hem bu saydığın güvenceleri hem de özgürlüğü aynı anda mı istiyorsun? Aptal olma küçük dostum. Pek çok şey olabilirsin ama kafası çalışmayan biri değilsin.. Küçük anlamsız korkuların, sınırsız Oblomov'luğunla yine de özgür olmayı isteyemeyeceğini biliyorsun sen de.. Derdin günün avunmak değil mi? Peki seni avuturum ben. Bu zamana kadar farklı birşey de pek yapmadım. Delice avunma isteğin yüzünden pek çok saçmalığa imza attım. Değdi mi diyorsun? Bir de gülüyorsun haa, dalga geçiyorsun. Öyle olsun, seni avutmamayı da başarırım belki birgün, niye asıldı ki suratın? Bunun için bu konforlu kendine acıma sığınağından çıkman mı gerek? Bazen kafan da çalışmasa keşke diyorum, bunu da anlıyorsun çünkü ama yine de birşey yapmıyorsun. Hani anlamasan, hissetmesen de seni bu keyifli "kendine acıma- iri laflar etme- Genç Werther' in yandan yemişi gibi hissetme- acılı platonik aşlar (ama kimse böylesini yaşamamıştır)" keyifli salıncağında bırakabilsem istiyorum. Yok huzursuzsun. Her şekilde huzursuzsun. Seni kandırsam bir türlü kandırmasam bir türlü.
Neyse şimdi akşama yetiştirmem gereken işleri yapacağım, sonra? Sonra? Sonra? Sonra? Bilmiyorum. Sonra belki deliririm. Yok delirmem..
(-Başa döndük gördün mü? -Yine avuttum ama seni farkettin mi? -Nasıl? -Belki sonra deliririm diye düşünmek hoşuna gitti.. -Hımm evet ama delirmeyeceğimi biliyorum, eve gidip yemek yiycem en fazla.. -Sen adam olmıycaksın. - Biliyorum :) - Gülmee, hadi bak işimizi bitiremezsek mesaiye kalırsın. - Mesaiye kalırsak delirir miyim? :) - Sussssss)

Thursday, January 03, 2008

Mesela..


Yeni yıl beklentilerim:

- Gogol Bordello ile turneye çıkmak-- Immigrant Punk ı tek başıma söylemek.

- Haneke' nin önce asistanı sonra sağ kolu olmak

- Taner Birsel in başrol oynayacağı bir film çekmek ve kendisinin rolü kapmak için gerekli şartları seve seve yerine getirmesi (eheh)

- Sezgin Kaymaz'ın son kitabının da çok iyi çıkması, "tüm sevdiklerim artık kötü ürün vermeye başladı hüü" bunalımımı yaşamamam (bunalıma sokanlara örnek: Perihan Mağden-Elif Şafak- Fatih Akın- David Cronenberg)

- Bora Bora adalarına gidip yüzgeçlerim çıkana kadar suda kalmak. (Boyu geçmeyen suda, yüzme bilmiyorum da ben.)

- Yeni Zelanda 'yı baştan başa yürüyerek katetmek


Ne oldu? Gerçekçi değil mi? Dünya barışı beklentisinden daha gerçekçi yahuu..

Sezgin Kaymaz' dan umutluyum bak..
Not: Paris'te İki Gün' e gittim. Çok tatlı film, çok güldüm ama onda bile sonunda mutsuz olmayı başardım. İnsan isteyince oluyor vallahi..

Monday, December 31, 2007

Better things will surely come our way


Dont drag me down
Just because youre down
And just cause youre blue
Dont make me too
Although youve found
Beauty more than me
Dont talk to me
About being free

Thats freedom without love
And magic without love
Magic without love

Here were safe
Better things will surely come our way
Here were safe
Better things will surely come our way
You say the magics gone
Well Im not a magician
You say the sparks gone
Well get an electrician
And save your line about needing to be free
Ah, thats bullshit babe
You just wont let it be

You want freedom without love
And magic without love
Magic without love
Yeah

Here were safe
Better things will surely come our way
Here were safe
Better things will surely come our way
Massive Attack

Thursday, December 27, 2007

It's called obsession, can you handle it? (Suede)


-Leylalığımın doruğa ulaştığı bir dönemdeyim.
Önce bankamatikten para çekerken kartımı geri alıp parayı makinada bırakıp çekip gittim. (parayı alıp kartı unutacaklar ı düşünüp kartı önceden veriyorlar ama para çeken birinin parayı unutacağını öngörüp ona göre tedbir almamışlar. Yetkilileri kınıyorum.)
Sonra en yakın arkadaşlarımdan birinin karısının adını unuttum. Bir süredir görüşmüyoruz ben arayıp "nasısın yavrum" demek istiyorum ama karısı hasta idi onu sormam lazım, nasıl sorcam, adını hatırlamıyorum. Off üstelik nikah şahitleriyim ben onların.. İnsan nikah şahidi olduğu gelinin adını unutabilir mi? Sadece düğünde görsem neyse, bir sürü muhabbetimiz de var. Offf neydii? Garip olan bir başka şey bu bilgiye diğer arkadaşlarıma sorup hemen ulaşabilirim ama inat ettim kendim hatırlamalıyım..
-Yanımda oturan iş arkadaşım "su kaçırdık" ın anlamını bilmiyor. Ben neden bildiğim ayıp laf hacmi ile çok gururlanıyorum bilmem. Hatta biri benim bilmediğim bir laf söylüyorsa bozuluyorum. Normal bir durum olmayabilir.
- Dişil özelliklerini çekinmeden gösteren, bastırmak için kıçını yırtmayan straight erkeklere, tıplı eril özelliğini çekinmeden sergileyen kızlara davranıldığı gibi davranmak istiyorum. Yani pohpohlayacak, destekleyecek, bağrıma basacağım. Kendi başıma dünyayı değiştiremem belki ama en azından bir kişi için fark yaratabilirim. (Deniz yıldızı hesaabı :))

- Cumartesi arkadaşlarla komik şapka takılması gereken bir partiye gideceğiz, uzun düşünmeler sonucu en masrafsız ve kolay yolu seçerek kafama yılbaşı çiçeği (hani Gülçin'im senin anlattığın kokina) sarmaya karar verdim. Ama bir arkadaşım onun dikenli olduğunu söyleyince birden İsa olmaya karar verdim. Kafamda dikenli taç olacağından.. Zaten yılbaşı partisinde İsa olmaktan daha mantıklı ne olabilir ki.. Herkes benim doğum günümü kutluyor olacak. Kalbim megalomani ile dolup taşmaya başladı bile.. Hımmm..
- Doğum günü demişken bu sene doğum günüm var (evet her sene olmuyor-29 Şubat olayı) ve geriliyorum. Herkes "oo bu sene doğum günün var, ne yapacaksıın?" diye soracak, bu 4 yılda bir olduğundan doğum gününde çok acaip değişik şeyler yapmalısın baskısı beni geriyor. Gerçi gerilmek için önce birinin sormasını bekleyebilirdim ama ben şimdiden başlayayım dedim.
- Yılbaşı gecesi de çok radikal birşey yapacağım ve marjinal bir insan olacağım. Yani saat 21,00 da yatıp uyuyacağım. Öyle planlıyorum. "Bütün yıl uyuyacaksııın hehee" diyen ilk kişiyi de topuğundan vuracağım.

Tuesday, December 25, 2007

Olduğum gibi kim görebilir beni


Olduğum gibi kim görebilir beni
Ne rengim var benim, ne nişanım
Benim de bildiğim sırlar var diyeceksin ama
Hem o sırlarım ben, hem de o sırları saklayanım
Bu gönül ne vakit durulacak bilmem
Ama şu anda hiç kımıldamadan duran da benim
Yürüyüp giden de ben
Ben bir denizim, kendi varlığı içinde taşan
Uçsuz bucaksız, alabildiğine geniş, kıyısız, hür bir deniz

İki dünya da yok oldu gitti bende
Artık ne bu dünyadan sorsunlar beni, ne o dünyadan
Sen bizim aynımızsın dedim ey can!
Amma yaptın dedi, o da ne demek
Şu gördüklerin hep benim
Yoksa dedim sen O musun?
“Hey, kendine gel! Sus!” dedi.
“Benim ne olduğum dile gelmez..”
Öyleyse dedim sana işte dilsiz, dudaksız konuşan biri
Yoklukta ayaksız yürümedeyim, gökteki ay gibi
İşte sana elsiz ayaksız durmadan koşan biri
“Böyle koşup durmak,” dedi bir ses, “senin nene gerek?”
Bak bana, apaçık ortadayım da gene gizliyim
Sen beni gör asıl beni!
Eşi bulunmaz bir gizli maden olmuşum
Eşi bulunmaz bir deniz olmuşum ben
Tebrizli Şems’i gördüm göreli
Mevlana

Monday, December 24, 2007

Sergüzeşt- i Talisman


Küçüklüğümden beri olağanüstü şeylerin olmasını bekleyerek yaşadım ben.. Mesela tuvalette otururken tuvalet kağıdının dile gelip konuşması, ya da telefonumun birgün aslında büyük büyük dedem olduğunu öğrenmem gibi absürd olağanüstülüklerden bahsediyorum. Ya da büyük bir hırsızlık şebekesini tesadüf eseri keşfetmem ve binbir kahramanlıkla hepsini adalete teslim etmem gibi. Artık bu garabet bekleme hali çok film seyretmekten midir, küçükken "Afacan Beşler", "Gizli Yediler" serilerini neşeyle hatmetmekten midir bilemem.
Ne bileyim Sunnydale gibi olsa mesela yaşadığım yer, hani şu Buffy nin memleketi, adambaşı bir vampir bir demon, süper şeyler. Ya da ben bizzat gitsem Sunnydale e şimdi kalkıp, Spike gibi übermensh varken hazır orda, gitmemle Spike' ı Buffy nin elinden alsam, yok ama ikisi seviyeli birlikteliklerini ortak karar alarak bitirsinler, öyle elinden almak filan hoş değil. Yuva yıkanın yuvası olmazmış ve dahi mutsuzluk üstüne saadet inşa edemeyiz Spikee.. (-Höö? - Tamam Spike tamam..)
Neysem sonra biz çılgınca mutlu olsak, ben Spike' ın gözüne girmek için ona her gece taze kan bulsam, ama tövbe ettiği için insan kanı değil, çulluk kanı efenime söyliyim kuğu kanı filan gibi gurme kanlar, erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer ilkesiyle kendime bağlasam Spike ı.. Sora Spike birgün akıl etse dese ki, "Ya Talismancım, ben senle çok mutluyum ama ben vampir olduğumdan sonsuza kadar bu yaştayım, sen yaşlanacaksın sora Halloween partilere kolumda annem kadar kadınla katılamam ben, gel seni de vampir yapayım" dese.. Ben gözlerimi kırpıştırıp "Hayatım boyunca bu anı bekledim." desem ve mutluluk gözyaşlarına bulansam..
O da "De hadi o zaman" dese ve kanımı içse nazikçe benim de ritüele göre onun kanını içmem gerektiğinden uzun tırnağıyla (aynı anda gitar da çalıyor marifetlim :)) boynunu kanatsa ve ben kanını emmeye başlasam, Spike ın kanı bir tatlı gelse bana, serde oburluk ta var, farketmeden tüm kanını içip bitirsem garibin, sevdiceğim kollarımda can verse..(ayy korktum kendimden)
Sora ben, ah ne yaptım diyerek feryat figan Buffy'ye gitsem, "Böyleyken böyle, senin eski manitayı içtim bitirdim hüü" diye ağlasam.. Buffy "Allah seni Talisman, kokteyl mi içiyorsun tutsana kendini" dese, ben daha çok ağlasam sora Buffy tamam tamam dese, her zamanki gibi koşup Gugıllasa meseleyi, o yaşlı demode adam da -adı neydi- kafam kadar ansiklopediler karıştırsa, sora bunlar, Spike ın geri gelmesi için senin 3 ay durmadan futbol maçı ve sabah programı seyretmen gerek" deseler.. Ben direk vazgeçer gibi olsam sonra aşkın gücü filan zırvalasalar gaza gelip "iyi hadi seyrederim" desem..
Üç ay sora bitmiş bir şekilde Spike ı beklesem, Spike gelince bi kızsa, "ben ruhlar aleminde süper sevgili bulmuştum, bok mu var beni geri getirdiniz" dese, ben ağlayarak "senin için 3 ay maç seyrettim alçak adam" desem, "ooo iyi o zaman, beraber seyrederiz artık, ofsayt ı öğrendin mi kız hehehe" diye iğrenç iğrenç dalga geçse.. Ben hafif pişman olsam.. Sora gerçekten maç seyreden, bira içen, patates kızartmasını eliyle yiyip parmaklarını yalayan, dünyanın en sıkıcı vampir çifti olsak..Ben arada bir bunalıma girip "kirpiğinin tek bir hareketi bile canımı acıtıyor sevgili" filan desem, Spike göbeğini tuta tuta gülse.. Heheheh burda keseyim sıkıldım..
O değil de üstüne onca fantezi kurduk Spike'ın ama ben sarışınları sevmem ki bee.. Neyse olağanüstü olsun canımı yesin..

Monday, December 17, 2007

Hunhar sinema eleştirmeni Talisman


Fatih Akın' ı severim ben. Kısa ve Acısız'ı çok sevdim, Im Juli'ye bayıldım, Duvara Karşı' ya aşık oldum. (Kısa bir aşktı ama, Funny Games filan gibi değil, daha çok bir haftasonu kaçamağı..)
O yüzden "Yaşamın Kıyısında" filmine büyük bir beklentiyle gittim. Biraz da kendimden emin. Hani sinemaya tasasız girersiniz ya, "Birazdan süper bir film izleyeceğim lan, harika valla" hissi.. Sık sık olan bir his değil, sevdiğiniz bir yönetmenin oyuncunun filmine böyle girersiniz. Hani arkadaşınızla tatile çıkmak gibi, abuk birşey yapıp sizi yarı yolda bırakmayacağını bilirsiniz. Bir rahatlık, bir genişlik..
Sonra ne oldu? Hiiç, umduğumu bulamadım, en yakın arkadaşım beni yarı yolda bıraktı, ben arkasından bakakaldım, yine de seviyordum arkadaşımı ama ikimiz adına da üzülüyordum.. (Bak nası önemsiyor kendini, kimsin lan sen? Kimsem kimim sana ne?)
Neden sevmedim filmi? Çok sebep var, maddeliyim mi? (-Ne olur ne olurrr, seviyorum liste yapmayı.. -iyi be iyi)
1- Herşey öyle kör gözüm parmağına ki.. Bir fikir bir düşünce mi anlatılacak baş kahraman bas bas bağırarak söylüyor.. Ama hani sinema dili? Ya da bir kızın annesi hakkında düşünceleri, ilişkilerinin anahtarını veren bir nokta mı açıklanacak, ver annenin eline kızın günlüğünü okusun herşey anlaşılsın.. Olmaz ki yaa.. Bu noktaya tek savunmam var, (kendim suçluyorum kendim savunuyorum) belki de niyeti aslında baş kahraman kızın fikirleri ne kadar içselleştirmeden, ezbere edindiğini asıl derdinin sadece bir mücadele içinde olmak olduğunu ortaya koymaya çalışyor olabilir (ki bunu da bir kahraman söylüyor aynı yazdığım şekilde :)) Ancak böyle ise birazcık daha az kör gözüm parmağına olabilir.
2- Karakterlerin hiç biri layıkıyla işlenmiyor. Sadece "Yeter" karakteri, ki kendisi kafadan filmin kahramanı zaten.. Çok etkileyici. Onun dışında ne Nurgül Yeşilçay' ın oynadığı karakterin değişimini içinize sindiriyorsunuz, ne de Lotte' nin.. Bunun sebebi de bence senaryonun dağınık durması, çok şey anlatmak isterken karakter üzerine çok yoğunlaşamaması..
3- Çok boşluk var, neden her gelen yabancı İstanbul' a yerleşmeye karar veriyor mesela?
4- Yönetmenin anlatmak istediği şeyi tam özümsemediğini hissettim. Daha önce "The Fountain" için de benzer şeyi söylemiştim.
Sözün özü içinde pek çok hoşluk barındırsa da (Kazım Koyuncu ile açılıp, onunla bitmesi, çok güzel iki yanı ağaçlıklı yol sahneleri, çok güzel bitiş karesi ve bitiş mantığı (biraz Haneke'nin Cache'sini hatırlattı bana.) )yine de beni -belki de sözkonusu kişi Fatih Akın olduğundan- tatmin edemeyen bir film seyrettim. Pişman değilim.

Not: Nejat İşler'in neredeyse kendisini oynadığı birkaç kare de güzeldi.

Sunday, December 16, 2007

Kapı- Duvar


"Bazı insanların çok aptalca davranabileceklerini düşünüyorum. Onları altı kapısı olan bir odaya kapatıyorsun, kalkıp kendilerini duvara çarpıyorlar ve sonra da yakınma cüretini gösteriyorlar."

Susannah, "Kapıların arkasında bekleyebilecek şeylerden korkuyorsan" dedi, "Belki o zaman duvarlara çarpmak sana daha güvenli gözükür."

Eddie başını salladı: "Belki."

Kara Kule III- Çorak Topraklar

Stephen King

Tuesday, December 11, 2007

Angst


Etrafa bakıyorum, kendimi yabani bir hayvan gibi hissediyorum. Herkes resme uyuyor ben uymuyorum gibi. Görüntüde uyuyorum halbuki. Açık ofis, etrafımda bir sürü insan, aynı tip masalarda aynı PC koyuş şekli, aynı kalemler, aynı telefon, telefon PC açısı bile genelde aynı. Kızlarda küçük ıvır zıvır süs eşyası bende de bir balıklı küçük kutu var mesela içinde yazın topladığım beyaz taşlardan var, bakıp yazı hatırlarım diye getirmiştim onları buraya, hiç bakmıyorum, yazı hatırlamıyorum, yazın hatırlanmaya değecek olduğunu da düşünmüyorum. Takvim de aynı bu arada, şirket dağıttı, üstünde şirket logosu var herkeste aynı ay açık, eh bu normal herkes aynı ayda, benimki sık sık geri kalıyor, takvime pek bakmıyorum, bakana şaşıyorum. Bayrama 1 hafta kaldığını az önce öğrendim, yılbaşına da az var, bu ay sonu yılbaşı... Az önce şirkette koca bir plastik çam ağacını süslediler. Böyle faaliyetlere ağzım açık bakıyorum. İşgüzar birkaç tip, ciddiyetle süsleri ağaca astılar, biri sonunda dakikalarca kar spreyi ile kar yağdırdı üstüne.. Yüzünde yine aynı ciddi ifade. "Çam ağacına kar yağdırıyorum ve bunu çok önemsiyorum" bakışı.

İş arkadaşımı sevgilisi arıyor telefondan bunu görebiliyorum, o yokken ben açayım diye tasarlanmış telefonlar, tabii sevgililerin telefonlarını açmıyoruz, özel hayata bir yere kadar saygılıyız. O yer neresi bilmiyorum, değişiyor.

Yanımda yeni gelen bir kız oturuyor, çok ürkek, bana bilgisayarına nasıl printer tanımlatacağını sordu, ben yapayım dedim ama bir türlü olmadı, mahçup oldum. O ürkek, ben mahçup. Şimdi sessiz oturuyoruz.

Burda olmak istemiyorum, başka bir yerde de olmak istemiyorum.

Ellerimi yüzüme götürüyorum, ellerim kahve kokuyor, kahve kokusu güzel. Küçük mutluluklar vırt zırt muhabbeti vardır ya, "kahve kokusu işte hayatım, bununla mutlu olabilirsin, büyük mutluluklar arama, bazen bir gülümseme yeter " kusmak istiyorum bu edebiyata. Küçük mutlulukların her birinin üzerine. Büyük mutluluk da istemiyorum küçük de.. Mutluluk ne onu bilmek isterdim ama.. Doğuştan mutluluğu..Bazıları öyledir, içlerinde barışla gelirler dünyaya ya da mükemmel ebeveynleri olduğundan bilemiyorum. Bu kafa ütüleyen saçma bunalımlardan uzak yaşarlar, hayatı olduğu gibi kabul ederler ve üstlerine düşeni yaparlar. Küçümseyerek söylemiyorum, kinaye etmiyorum, bunlardan olmak isterdim. Kendimle bu kadar kavgalı olmayı istemiyorum aslında, inanması zor olsa da. Çünkü pek mutlu gibi duruyorum bu nefret kuyusunda. Yok memnun değilim bundan. Alternatifini de istemiyorum ama, yani düzelmeyi. Düzelmeyi gerektirmeyecek şekilde doğmuş olmak isterdim o kadar. Yapboza aslında uymayan bir parçayı kanırtarak sokmak istemiyorum.

Ha bunları yazdıktan yarım saat sonra yine sırtararak maskaralık yapmaya başlayacak mıyım? Başlayacağım, bu da beni bitiriyor işte. Az bir denge bee. Bir parça, ne olur..Hani az içiçe geçin, aynı yoğunlukta gelmeyin üstüme.


Yine kar yağdırıyor bunlar, ben bunları döverim var yaa..

Monday, December 10, 2007

Ruhumu nasıl tutsam da seninkine değmese-- Platonik Aşık Manifestosu


1- Etrafınıza bakın, sizi sevme ihtimali en zor olan kişiyi seçin. (Bilinçli seçim yaptığınızı kendinize çaktırmayın, eğlenceyi bozmayın.)
2- Bu kişi hakkında bilgi toplayın. Bulabildiğiniz her kaynaktan, Google' dan TC kimlik numarasını bile bulun. Hatta üniversitede derslerinden kaç aldığına kadar bulun. (deli miyim ben demeyin herhalde delisiniz, siz ne sanmıştınız.)
3- Bu kişiyi gördüğünüz an topuğunuz üstünde dönüp ters yöne gidin, bunu yapamayacak durumda iseniz elinizde gazete varsa ona gömülün, yoksa dalgın, onu görmemiş rolü yapın, hala gelmeye devam ediyorsa hazırlanın birazdan çok feci saçmalayacaksınız.
4- Ona merhaba dedikten sonra aklınıza konuşacak hiçbirşey gelmeyeceğinden (heyecanlanacaksınız kolay değil.) ilk düşündüğünüz absürt cümleyi kurun. Mesela "Vampirleri çok seviyorum ben" diyin ikinci cümle olarak. Suratındaki şaşkın ifadeyi görmek tüm çabalarınıza değecek. (based on a true story)
5- Hala sizinle konuşmaya devam ediyor ve eğleniyor gibi görünüyorsa dikkat edin, tehlikedesiniz. Sizi sevebilir. Hemen bu potansiyel sevginin yönünü değiştirin. Çok arkadaşça davranmaya başlayın birden, mesela normalde hemcinsleri ile konuşabileceği her konuda sizinle de konuşabileceği izlenimini verin. Fazlasıyla "arkadaş" olduğunuzda ve kız/erkek tavlama maceralarını dinlemeye başladığınızda ağlanmayın, bunu siz istediniz.
6- Arkadaş olmaya da yanaşmıyor ama hala sizinle beraber olmaktan zevk alıyorsa radikal önlemler alma zamanıdır sevgili platonik aşk tutkunu.. Bu durumda dengesiz olun. Bir gün önce neşe içinde muhabbet ettiğiniz insanın ertesi gün yüzüne bakmayın, bahane bulun yanından kaçın, adam/kadın cağız tepe sersemi oluncaya kadar abuk subuk davranın, eninde sonunda "manyak bu" deyip yoluna devam edecektir. Harikasınız, yine kurtuldunuz.

Eee daha ne ağlanıyorsunuz, sizi tüm kalp kırıklıklarından, anlamsız ilişkilerden kurtarıyorum, üstelik gayet zevkli, hayal gücünüzden beslenecek, tükenmez bir acı kaynağı buluyorum. Dilediğinizce süsleyebilirsiniz, sanat da sizin yanınızda hem..
Efendim, mazoşizmden sıkıldınız mı? Yapmayın lütfen.. Biraz Rilke?

ruhumu nasıl tutsam da, seninkine değmese?
nasıl aşırsam üstünden öbür şeylere ben onu?
ah, karanlıkta yiten bir nesne
içre barındırmak isterdim onu ben
öyle bir yerde: bilinmedik, sessiz,
derinlerin titrerken titremeyen.
bir var ki her değen bize, sana, bana, bak
birlikte alır bizi bir yay gibi ancak;
iki telden bir ses çıkartır bize değen şey.

biz hangi çalgıya gerilmişiz?
hangi çalgının elindeyiz biz?
tatlı şarkı ey...

R.M.Rilke
Not: Fele Martinez' e aşık değilim, güzel çıplak erkek kontenjanından post' a girdi.

Monday, December 03, 2007

They would not listen, they're not listening still


Güzel şeyler yazayım dedim. İçim içinde yemek yanmış eski bir tava gibi is kaplı olsa da, karilerime belli etmeyeyim dedim.. Ama aklıma güzel birşey gelmedi. Zorladım şunlar çıktı:
1- Don Mc Lean' in "Starry starry night" şarkısını keşfettim. O da Nip Tuck sayesinde oldu. Garabetler geçidi dizim, her hafta bir müziği ile kalbime dokunmaya devam ediyor.
Bu şarkı Vincent Van Gogh için yapılmış. Çok güzel sözleri var, Don Mc Lean in sesi çok güzel:

For they could not love you,
But still your love was true.
And when no hope was left in sight
On that starry, starry night,
You took your life, as lovers often do.
But I could have told you, Vincent,
This world was never meant for one
As beautiful as you.

Türkçesi:*
"Seni sevemezlerdi,
Ama senin sevgin gerçekti.
Ve o yıldızlı, yıldızlı gecede görünürde hiç umut kalmadığında,
Hayatına son verdin , genelde sevenlerin yaptığı gibi,
Ama ben sana önceden açıklayabilirdim Vincent,
Bu dünya senin kadar güzel insanlar için tasarlanmamıştı."

(*: Beceriksizce tarafımdan çevrilmiştir.)

2- "Zeynep'in Sekiz Günü" filmine gittim. İyi film diyemem, kötü de diyemem. Öğrenci kısa filmlerine benziyordu. Sepya- renkli geçişleri, çalan saatle uyanma klişesi gibi kötü klişeler barındırıyor, "Ali'nin Dayısı" karakterinde çok karikatürize ve Amerikan sineması özentisi yaratılan karakter insanın gözünü kulağını tırmalıyordu ama Fadik Sevin Atasoy çok güzel oynamıştı, konu güzeldi. İnsanda "aslında bu film çok daha iyi olabilirdi" hissini uyandırıyordu.
O değil de Baba Zula filmin müziklerini yapmış ve harika bir şarkı barındırıyor içinde film.
"Bir sana bir de bana"
"bulutların üstünden
bıraktım ben kendimi"diye başlıyor.
Şu başlangıç bile yetti benim bu şarkıyı sevmem için.

Hımm, işte bu kadar..


Not: Ya Sweeney Todd kötü çıkarsa, çok korkuyorum.

Friday, November 30, 2007

Kızgınım!!!


Bazı gerçekliği hiç tartışılmadan kabul edilen teoriler var ya, yani belki zamanında tartışılmıştır da şimdi herkes emindir doğruluğuna.. Bir tartışmada filan hep kurtarıcı olarak öne sürülür, karşıdaki insan sus pus edilir.

İşte bu teorilerden birine feci şekilde sinir oluyorum. Şu teori:

Kadınlar tek eşlidir çünkü üremek, soylarını devam ettirmek için 9 ayda bir şansları vardır, yani yumurta tektir, değerlidir, iyi seçim yapıp en iyi ürünü (o ne bee, bebeği yani) elde etmeye çalışırlar, erkekler ise çok eşlidir çünkü onların kaynağı sebil olduğundan, mümkün olduğunca çok kişiye yayarak, soylarının devamını garanti altına almaya çalışırlar. Hepiniz biliyorsunuz di mi bunu? Belki "e tabii" diye kafanızı salladınız.. Sallamayın delircemm..

Neymiş, doğa kanunuymuş bu, erkekler tek eşli olamazmış, yahu herşeyiniz doğaya uygun bir bu mu eksik kaldı da buna uyuyorsunuz? Doğaya uygun yaşanan ne var şu an? Şu havayı kirleten binaları dikmek mi doğaya uygun, karnın tokken adam öldürmek mi? Daha geçen bina dikmek için yangın çıkarıp doğayı katletmedin mi? Neden doğa kanunu diye niteleyip kendi dejenereliğini bu kılıfa uydurmaya çalışıyosun? Aklı o kadar önemsedin, önemsedin, bu konuya gelince mi çıktı akıl, fikir, muhakeme devreden de, doğaya döndün?

Hem hiç bir şey mi evrilmiyor, gelişmiyor? Doğum kontrol diye bir kavram var artık, kadınlar değerli yumurtalarını zayi etmeden de en iyiyi bulmak için çok deneme yapabilirler. Hadi kadınlar da böyle yontsun o zaman.. Oldu mu yani? Uydu mu?

Çok sinirliyim, çok sinirliyimm..

Püriten Talisman..

Monday, November 26, 2007

9 Şarkı, Gülçin, Mercury Fur


It is the evening of the day
I sit and watch the children play
Smiling faces I can see
But not for me
I sit and watch
As tears go by

Dün gece Nip Tuck biterken çalıyordu bu şarkı. Pavlov' un köpeği gibi kendi gözyaşlarımla eşlik ettim. Zaten ota ..oka ağlama ama bir yandan da ağlayamama dönemindeyim. Bunun nasıl birşey olduğunu biliyor musunuz? Yani böyle saçma dizilerde filan saçma yerlerde ağlarsınız ama bir kaç damla akar, insan ağlayabilse bir kova ağlayacağını hisseder ama bir iki damladan öteye geçemez. Hep böyle ucundan kıyısından dönülür ağlamanın. İğrenç bir isim takacak olursak "gözyaşı kabızlığı" diyebiliriz. Sinir bozucudur ama katlanılabilir, hayatın biteviyeliğini pek etkilemez.
Nip Tuck biterken ağlamamın aslında bir sebebi de hemen öncesinde seyrettiğim filmi niye seyrettiğime hayıflanmak olabilir. "9 Şarkı" dan bahsediyorum. Michael Winterbottom filmi. Winterbottom çekmese büyük ihtimalle yapımcı filan bulunamaz, film çekilemezdi çünkü düşünün prodüktörsünüz biri size gelip şöyle diyor; "Bak şimdi iki kişinin aşkını anlatacağız ama şöyle, çok iyi şarkıların çalındığı 9 konser görüntüsü arasına bu ikisinin 9 sevişmesini attıracağız. Arada biri hımhım konuşarak "Antarktika, buzullar, oh bebek buzullar", şeklinde ilişkiye ait metaforlar yumurtlayacak, ha bu ikisinin sevişmeleri çok gerçekçi olacak, izleyici kendini röntgenci gibi hissedecek, hardcore da olsun, göstermediğimiz uzuv kalmasın" dese, ne dersiniz? Ben olsam "de get" filan derim, deneysel desen deneysel denemez, porno desen değil, (hani en azından bir işlevi olurdu) niye durup dururken iki kişinin yatak odasına soktu bizi bu adam? Anlamadım. Eğer bizim gibi umutsuzlara "ya aşk öyle matah birşey sayılmaz, bak böyle şeyler işte, çok sıkıcı abicim, bi kutsal tarafı da yok, şimdiye kadar diğer filmlerde seni yemişler." filan demek istiyorsa da, cehennemin dibine gitsin diyorum. Sinirliyim ulan.. Zaten filmi alırken de entellerin porno ihtiyacını karşılamak için çekilmiş bir film olduğundan şüphelenmiştim ama işte merakıma yenildim.:(
Onun dışında güzel birşey oldu geçen hafta, sevgili Gülçin' le tanıştık, bana taa önceden aradığımı yazdığım bir Stephen King kitabını hediye etti. Çok düşünceli bir insan hem de unutmaması beni çok etkiledi. Sağolsun. Sonra beraber Mercury Fur ü bir daha seyrettik, yine hayran kaldım ama bu sefer daha bir içime işledi..
Şu dönem sinemalarda güzel film mi yok bana mı öyle geliyor? Perde hasreti başladı yavaştan, nerdeyse 3 hafta olacak sinemaya gitmeyeli..
Not: PMS in insanın içinin çığlık atması dönemi olduğuna karar verdim..

Not2: "Suskunlar" bitmesin, noolurr bitmesin yaa..

Friday, November 16, 2007

The child is grown, the dream is gone


Ben yine durdum. Ciddi anlamda saat gibiyim, bazen duruyorum. Kurmak da istemiyorum kendimi, başkalarının ya da benim dışımda gelişen olayların insafına bırakıyorum kendimi, kurdular kurdular yoksa saatlerce durabilirim. "Comfortably Numb" ı hatırlamamak olmaz bu noktada. Ben pek rahat da değilim ama.. Acaba doğum günümden mi oluyor bunlar basitçe ya da bildiğimiz hormonlar filan mı? Yani o kadar anlamaya kastığım şeyin cevabı, bazılarının doğuştan rahatsız doğduğu mu? Münazara yapasım var, "depresif olmada genetik mi etkilidir, çevre mi?" Yoksa hepi topu tesadüf mü? İmalat hatasıyım belki de.. Arada kendi kendime "sağlıklıyım, sağlıklıyım" diyorum ama ulan tabii ki de teselli olmuyor..
Neyse sıkılmaktan sıkıldığımdan size kısa kısa havadisler sunayım..
- Bu aralar manyaklar, deliler gibi çalışıyorum, hep eve geç gidiyorum. "Ölmediği sürece çalışsın, işi ne" mentalitesinin kalpten benimsendiği bir yerdeyim.. (Vahşi kapitalizm silindir gibi geçiyordu üzerimizden..(Bu ne özenti bi laf len?) )
- Neden küfretmeyi çok sevdiğimi çözdüm. Renkli bir dünya küfür dünyası, insana zenginlik katıyor, bazı laflar gerçekten iyi bir hayal gücünün ürünü..Örnek veremem ,yersiz küfretmem..
- Küçükken bir dönem Rafet El Roman' ı beğeniyordum. Allah kahretmesin beni..
- Kızım olursa adını "Efsun" koyacak olmam kimseden destek görmüyor. Bir insan da çıkmayacak mı "Efsun" ismini seven? Gerçi daha önceki gözde ismim "Hanzade" kadar nefretle karşılanmadı.
- Serkan Altunorak (bir önceki posttaki Elliot) iyi ve kibar bir insan, bana mesaj atıp teşekkür etmiş. Takdir ediyor, gözlerinden öpüyoruz.
- Kadın- erkek eşitliğini kendine yontan erkeklerden, kadınları aşağılayarak mevkii edinmeye çalışan kadınlardan nefret ettiğim kadar nefret ediyorum.
- Kadın- erkek hödödö şeklinde genellemeler yapılmasından da nefret ediyorum.
- Nefret ettiğim şeyleri kendimin yaptığını görmekten de nefret ediyorum, Olay katmerleniyor.
- Katmer severim, ama tuzlusunu, tatlı katmer hiç hoş bişiy değil..
- Nefret demiştim onda kalayım, daha güzel.. Sahiden "nefret" tınısı hoş bir kelime değil mi? Nefertiti de geliyor insanın aklına.. "Nefertiti" ciden nefis isim..
- Saçmalıyo muyum ne?

Thursday, November 08, 2007

DOT Tiyatrosu- Kürklü Merkür

Nerden başlasam nasıl anlatsam?
Bir kere ben tiyatro sevmem. (Pat diye girdim :)) Perihan Mağden' den beter bir tiyatro düşmanıyım. Düşmanıy-dım.. Sinemanın tiyatroya üstünlüğü konusunda bir araba
ahkam kesebilir, hatta sizi de ikna edebilir-dim.. Ama nerden bilirdim ki Murat Daltaban diye bir adam çıkacak, DOT isimli bir tiyatro grubu kuracak, müthiş oyunlar yönetecek ve ben ağzım açık, hayran, şaşkın kalakalacağım..
DOT ingiltere' de doğan bir akımı Türkiye' ye getiren bir tiyatro. Akımın adı "In-yer-face". Sitesinde In-Yer-Face akımı şöyle anlatılıyor:
"In-yer face tiyatrosu seyirciyi boğazından yakalayan ve mesajını iletene kadar sallayan bir akım. Bu akımda agresif ve provokatif oyunlar, umursamama veya kayıtsız kalma lüksünü elinizden alıyor."
Aslında olay şu, orda birşey seyretmiyorsunuz, hissediyorsunuz yani gösterilen olayın seyircisi değil, hissedenisiniz. Oyuncularla aynı odadasınız, sahne kavramı yok, mesela ben en önde oturuyordum, oyuncularla aramda nerdeyse bir metre bile yoktu, gözleri seyirse farkederdim. Özel alanınıza giriyor oyuncular ve yaşananlar sinemadaki gibi sizin dışınızda geliştiklerini ele vermiyorlar.

İçerik derseniz bu in-yer face akımında genelde küfürlü metin, şiddet, rahatsız edici cinsellik (e rotik değil, hard core da değil tabii, demek istediğim insanın cinsel duygularını istismar etme amaçlı kullanılmıyor cinsellik) ama hepsinin ötesinde duygusal şiddet var. Öylesi ekstrem durumları anlatıyor ve öyle soluk aldırmayacak şekilde anlatıyor ki, oyun boyunca geriliyorsunuz. Benim başım ağrıdı mesela, kasılmaktan da boynum, alkışlarken dayak yemiş gibiydim. Oyuncular da öyle görünüyordu.
Oyunun konusu ise şöyle:Gelecekte geçiyor. (Çok uzak gelecek değil korkarım.) insanlar büyük bir kaosa sürüklenmiş, şiddet olayları normalleşmiş, herkes tesadüf eseri yaşıyor ve kelebek yutarak bu kaosa dayanmaya çalışıyorlar, kelebek bir tür uyuşturucu ve özelliği anıları silmesi. Kahramanlarımız bir ağabey- kardeş, ağabey (Elliot) kelebek satıcısı ama kendisi asla kullanmıyor ama kardeşinin (Darren) anıları bulanık. Ağabeyin kardeşe hep gözkulak olduğunu anlıyoruz. Olağanüstü karışık bir apartman dairesinde bir parti hazırlığı içindeler. Ağabeyin sevgilisi Lola (bir erkek) "parti hediyesi" ni hazırlamak üzere geliyor. Partiyi düzenleyen ise Lola' nın abisi Sfenks..

spoiler-spoiler-spoiler
Parti hediyesi genç bir oğlan. İşkence görmüş, kendisinden geçmiş durumda.. "Parti Konuğu" için hazırlanıyor. Daha fazla yazmıyim, yazıktır.
spoiler-spoiler-spoiler

Olaylar düzenli bir ritmle tırmanıyor ve insanın çok zor dayandığı bir boyuta geliyor. Size de olur mu bilmem bazen bir konuya kafanız takıksa okuduğunuz kitaplarda, gördüğünüz filmlerde hep o konu çıkar karşınıza.. Algıda Seçicilik sanırım. Burda da insanı çarpan insanın kendini veya sevdiklerini korumak için başka insanlara yapabileceklerinin nasıl da sınırsız olduğu. Ve bunlar kötü insanlar da değiller, kendilerince sevgi hissediyorlar, abi-kardeş sevgisi çok bariz ya da Elliot ve Lola' nın aşkı çok gerçek fakat yine de korkunç şeyler yapabiliyorlar. Bu çok çarpıcı.
Hayatta kalma içgüdümüzün sınırı nerde? Bunu sorduruyor bu oyun ve cevaptan çok
mutlu olmuyoruz.

Oyunculuk çok iyi bu arada, insanı kendinden geçiriyor. İlginç olan tüm oyuncular sima olarak tanıdık, dizilerde filan oynamışlar ama dizilerde hiç ilgi çekmiyorlar artık nasıl senaryo yazılıyor ve yönetiliyorsa bu cevherler orda sessiz sessiz oynayıp duruyorlar. Oyunculuk israfı bu. Seyirciler de tümden oyuncuydu, hatta sanırım oyuncu olmayan sadece bizim gruptu. Zaten kapasite 30 kişi filan biz de 10 kişiydik. Ünlü görmekten şaşı olduk.
Öhm şimdi ciddi ciddi yazdım ya bir de itirafta bulunmalıyım, off çok utanıyorum ama oyunda 7 erkek ve 1 kadın var ve geneli çok yakışıklı, üstelik kostüm tasarımını belki de bilerek çok kışkırtıcı yapmışlar ve oyunda dikkatim dağılıp durdu. Sfenks karakterinin mükemmel bir adonis kası ve karın kasları vardı.. Uff kızardım resmen..Mesela şöyle, odanın sol tarafında geçiyor olaylar yani konuşmalar filan, o sırada Sfenks sağda tek başına duruyor ve ben katiyen sola bakamıyorum, Sfenks'i seyrediyorum ve karnındaki dövmeyi okumaya çalışıyorum. Ya da başka bir sahnede Elliot' ın ellerine bakıp "böyle el olamaz" filan diyorum. Yani bunu bilerek mi
yaptılar bilmiyorum ama değilse oyuna zarar veren birşey söyliyim :))
Bu arada şeyi düşündüm herhalde kadın gibi erkeği de metalaştırsak böyle birşey olur ve o zamana kadar o kadar kızdığım erkekleri biraz anladım. Neler diyorum yaa, kaçayım. Ama şunu
söyliyim tek taraflı metalaşma hiç adil değil. Erkekleri metalaştırma yoluna baş koydum :)))
Sapık Talisman

Not: İlk fotoda Sfenks' i görebilirsiniz. Soldaki kendisi.

Oyuncular: Serkan Altunorak ,Rıza Kocaoğlu, Tuğrul Tülek, Enis Arıkan, Engin Altan Düzyatan, Veda Yurtsever İpek, Cemil Büyükdöğerli, Cem Özeren

Tuesday, November 06, 2007

Benim Hüzünlü O rospularım :)


Çok emek verdim hepsini biraraya getireceğim diye, ortak noktaları aşikar artık, hepsi de hüzünlü şarkıları güzel terennüm ediyorlar..


Hepsinin kim olduğunu bildiniz mi? :)

Tuesday, October 30, 2007

Karışık


Aşk içre olmayı özledim. Aşık olduğum bir kişiyi değil ama aşık Talisman' ı özlüyorum. Tanısanız siz de seversiniz onu. Enerjik ve sırıtık bir insan. Normal Talisman'la sırıtıklık konusunda ortaklar ama aşık olan abartıyor bir de normalinde enerjinin e si yoktur. Daha doğrusu seçici enerjikliği vardır. Sinemaya yetişiyorsa, yemeğe gidiyorsa, özellikle sucuk-ekmek yemek aklına takıldıysa (bunun için kış vakti, soğuk ve yağmur çiseliyorken bir saat yürüme macerası vardır.) bir enerji topu da olabilir ama öyle genel bir enerji hali? Iıııh zinhar yoktur, sakindir aheste aheste yürür, hatta bazen yardan yuvarlanır gibi yürür. İçine kaçan Oblomov onu öyle yürütür yoksa masum o :)
Aşık Talisman' sa mide bulandırıcı her aşık gibi havada yürür, işlerini zerafetle halleder, erken yatar, erken kalkar, bir yumurtayı sütle çırpar, tüm bunları yaparken de tek kişiyi düşünür, o yüzden de suratında hiç silinmeyen bazen daha büyüyen bir sırıtış olur. Ha bir de kilo verir, yemekleri aldatır çünkü, düşünmemeye başlar. Halbuki yemekler çekildikleri köşede sıranın kendilerine gelmesini beklerler, hiç bir zaman cenk meydanını terketmezler, bilirler ki onlar kalıcıdır, bilirler ki Talisman sefil olduğunda, kalbi kırıldığında, herşeyin baştan beri kendi yaratısı olduğunu anladığında, koşa koşa onlara gelecek ve hiç ayrılmamışlar gibi olacaktır herşey.. Yemekler çok sevdikleri Talisman'ı çepeçevre kuşatıp korumaya alırlar sonra, kalkan olurlar, gelebilecek tehlikelere karşı donatırlar, yerleşirler, acı çekme ihtimalini en aza indirmek için Talisman'ın içine yerleşirler.. Zamanla o kadar yer kaplarlar ki, onlardan başkasına yer kalmaz..
Aaa yazı aldı başını gitti, hiç aklımda yoktu yemeklerle aramdaki ilişkiyi deşmek, neyse bıraktım yazıyı rahvan gitsin..Hiç birşeyin dümeninde olmaya hevesim yok şu an, kendi yazımın bile..

"sil gözünün yalnızlıklarını
O an fısılda duvarlara adımı
Bin bıçak var sırtımda
Biniyle de adaşsın, her biri hayran sana."
Persepolis'i seyrettim, çok sevdim çok.. İnsana o kadar çok şeyi hatırlatan bir film ki.. Özgürlüğü mesela, (barışa, serbestiye doğduğumuz için pek de kıymetini bilmediğimiz özgürlüğü) yabancılığı, (kendi yurdunda da , elin yurdunda da), birtanecik babaanneciğimi, (filmde harika bir büyükanne var, göğsünde yasemin çiçekleri taşıyan, komik ve bilge biri) Güzel film, güzel çizimler, hem çok komik hem de hüzünlü.. Yine ağladım zırıl zırıl..

"Kaybettim bugün kendimi hükümsüzdür
Sonu yok bunun, boşluklardan boşluk beğendim
Vazgeçtim bugün herşeyden,halsiz şu kalbim
Kan revan içinde hep kanamaz denen yerlerim

Hem suçsuz hem güçsüz hem halsiz"


Across the Universe' i seyrettim. O da savaş yanlısı ve savaş karşıtı kişilerin nasıl zaman içinde aynı olabileceği üzerine idi. Harika Beatles yorumları ile.. Hele bir "I wanna hold your hand" var ki, offf.. Bir sürü süpriz var içinde filmin. Kahramanları Jude ve Lucy.. ("Hey Jude, don't make it bad" ve "Lucy In The Sky With Diamonds" :)) Bu filmle cahilliğim de ortaya çıktı, Beatles ın "Strawberry Fields Forever" ının anlamını yeni çözdüm. Vizyona girecek, seyredin bu güzelliği. Hiçbirşey yoksa müthiş yorumlu 33 Beatles parçası var, Bono var, iyi oyunculuk var. Ha bir de müthiş güzel bir başlangıcı var. (Bilgi: http://www.imdb.com/title/tt0445922/)

"Kal yanımda böyle sonbahar gelince
Soysuzlar içinde kalma yalnızlığım
Bak yenildik işte
Zamanı gelince kalkarız belki de
Dayan yalnızlığım"

Aslında küresel ısınma sadece insan ırkını kazıyorsa bu dünyadan, pek de kötü birşey olamaz. Yetmez mi kibirimizle bu gezegeni kirlettiğimiz artık? Bir de şişiniyoruz ki, "sadece insanda akıl var" hahh, akıl süper birşey ya.. Başımıza ne geldiyse o yarım aklımızdan gelmedi mi? Ne resmi bütünüyle görebiliyoruz, ne de bir resim olduğunun bilincinde olmamak gibi bir lüksümüz var. Matah şey mi bu akıl? Kimin işine yaramış? Ben gidip bütün muslukları açıyorum.. Hıh!


Not: Evet Emre Aydın dinliyordum yazarken.. Naif, şirin bir "şşş" düşkünü bence kendisi, bir de benzerlerinden daha "temiz". Şeyy evet, az da yakışıklı..

Sunday, October 21, 2007

Hadi len!


Düşündüm de benim depresyonum hep paket halinde geliyor sanki. Yani depresif hissedince artık klişelemiş hareketler yapıyorum yani benim kişisel tarihim içinde klişeleşmiş. Koşup Suede dinliyorum, koşup Pink Floyd- "Wellcome to the machine" dinliyorum. Tabii ki "Let Me Kiss You " yu da. Aptalca ama Harry Potter ın daha önce okuduğum kitaplarını okuyup Dumbledore' un Harry e öğüt verdiği sahnelerde gözyaşlarına boğuluyorum, mutlaka bir kez belki daha çok Fight Club ı seyrediyorum. Çok kötü sıkılırsam Marilyn Manson dan "User Friendly" yi dinliyorum. O da nedir öyle yaa..

Ve tabii son zamanların ritüeli, bloguma yazı yazıp ağlanıyorum.

Garip olan hiç günlük hayatımda yakın olduğum sevdiğim birine gidip dert anlatmıyorum. Koşarak uzaklaşıyorum onlardan.


İçine kapanık biri içinden sıkılırsa hayat çekilmez hale geliyor.


Aa ne güzel cümle kurdum lan.. (Herşeye rağmen maymunum :))

Uff

Çok sıkılıyorum, çok sıkılıyorum, deli gibi sıkılıyorum..
Herhalde kışa giriş depresyonu bu, illa ad vermek gerekse. Ya da başka birşey. Ya da ne? Bilmiyorum.
Çok sıkıldığımı söylemiş miydim?

Tuesday, October 16, 2007

Tideland- Pan' ın Labirenti- Ne istiyorsunuz bu küçük kızlardan ve sulugöz büyük kızlardan?


Deliresim var, aklıma mukayyet olsun diye sevdiğim filmleri çağırıyorum hem kaç zamandır da yazmak istediğim bir yazı bu.. Bir taşla iki kuş, hem söz verdiğim bir şeyi yerine getirmenin huzurunu yaşarken hem de varoluş problemime bir saatlik bir cevap bulmak istiyorum. İlki tamam da ikinci çok iddialı.. Zaten saçma da bir amaçmış tekrar okudum da.. -Varoluş problemi ne Allahaşkına Talisman? -Ya git bee canım burnumda.. - İyi lan..Altı üstü tatil sonrası işe gelme depresyonuna girmişsin bir de gizem yapıyorsun.. - Çekil git. -Küfretme, küfrediyosan sansürlü yazma, terbiyeli senii :)) - Yaa git..

Tideland 'i seyrettim ilk, evde, tek başıma.. Aslında çok önce sinemada kendisiyle randevumuz vardı, film festivali kitapçığında "Karanlık bir "Alice Harikalar Diyarında" masalı" olarak nitelendirildiğini gördüğümde tereddütsüz filmi seçmiş, bilet almış ama gitmemiştim. Neden? Canım istememişti işte, öyleyim ben, plan yapmayı da sevmem bu yüzden, heyecanla beklediğim herhangi birşeyden son anda vazgeçebilirim. Neyse evde izlemeye başladığımda önce pek zevk aldım, renkler harika, kamera açılarının yamuk yumukluğu cezbedici, konu ilginç.. Sonra yavaş yavaş oturduğum yerde bir kasıldım, hafif doğruldum, biraz daha geçti, yüreğime bir sıkıntı oturdu, biraz daha derken ben aynı anda suratımı ellerimle kapayıp hüngür hüngür ağlamak ve kapıyı çarpıp çıkmak istedim. İkisini de yapmadım kuzu kuzu bitirdim filmi ya da o beni..



Neden bahsettiğimi anlamak için filme bakalım biraz. Jeliza Rose, kahramanımızın adı, 7-8 yaşlarında tatlı bir kız, ilk başta bakıldığında normal mutlu ufak bir kız çocuğu gibi ama bu hayatı pek de normal değil. Uyuşturucu bağımlısı, işe yaramaz babası (mükemmel oynayan Jeff Bridges) ve histerik, melankolik, hasta, çikolata bağımlısı ve dengesiz annesi ile birlikte deyim yerindeyse ..ok götüren evlerinde yaşıyor Jeliza. Üstüne üstlük bağımlı babasının morfinini kendi eliyle yapıyor sanki çok normal bir iş yapıyor gibi, filmde ilk bu sahne ürpertiyor zaten.. Annesi ise bir an kızından af dilerken ikinci dakkada "çikolatalarıma dokunma demedim mii" şeklinde iğrenç ciyaklayıp kızı azarlayan bir kadın. Ama filmde en ürpertici olan şey aslında olaylardan çok Jeliza nın olaylara tepkisi, hiç de öyle kurban modunda ağlak bir kız değil, annesine katıksız bir nefreti hatta daha garibi umursamazlığı var, babasını ise çok seviyor ve morfin yapmak onun için çok doğal. Ağlasa sızlasa daha normalleşecek olaylar ama Jeliza herkesi olduğu gibi kabul etmiş, bebek kafaları ile sakin sakin yaşıyor.
Bebek kafaları Jeliza nın arkadaşları, normal Barbie bebekler fakat gövdeleri yok, Jeliza bunlarla konuşuyor arkadaşlık ediyor kendi evrenini kurmuş yuvarlanıp giderken annesi aniden ölünce- baba da Jeliza da olayı soğukkanlılıkla karşılıyor- evden taşınıp uzakta, kırda - köy de değil- terkedilmiş gibi duran sadece bunların evinin olduğu bir yere yerleşiyorlar. Ev olağanüstü pis, garip döşenmiş ve dökülüyor. Filme damgasını vuran bir toz, pislik ve karmaşa var ama bu görüntüler batıcı değil, sanatsal bir hijyen yokluğu :)



Jeliza burada yavaş yavaş hayatını kurmaya başlıyor yine bebek kafaları ile beraber, başına olmadık işler geliyor yavaş yavaş, önce babası ölüyor ama zinhar bunu kabul etmiyor küçük kız, cesetle beraber yaşıyor, evin yakınlarına keşif gezileri düzenlerken garip bir kadın ve gerizekalı kardeşi ile tanışıyor. O kadar insan ilişkisi yoksunu ki, sarılıyor bu gari insanlara dört elle ve gerizekalı çocukla aralarında ilginç bir ilişki oluşuyor.

Daha fazlasını anlatmam ayıp ve günah olur izlemeyenler için.. Jeliza nın hikayesinde iç burkucu olan çocuğun umarsız tutunma çabası, babasına, babasının cesedine, bebek kafalarına, tozlu aynalara nihayet gerizekalı sevgilimsi sine öyle acınası tutunmaya çalışıyor ki, yüreği sıkışıyor insanın.

Şimdi gelelim Tideland ile çok noktalarda benzerlik gösteren Pan' ın Labirenti ne.. Burda da küçük bir kızımız var, 10-12 yaşlarında. Babası ölmüş ve annesi, acımasız bir subay - El Capitan- la evlenmiş ve hamile. Ayrıca hasta.. El Capitan manyaklık derecesinde bir oğlu olmasını istiyor, üstelik bu oğlan yanımda doğmalı diyerek hasta kadıncağızı yola çıkartıp birliğin olduğu yere getirtiyor. Yol çok yoruyor anneyi. Oradan da anlıyorsunuz uğursuz şeyler olacak. Ofelia- küçük kızımız- mutsuz bir şekilde birliğin olduğu ormanda ilerlerken bir peri görüyor, periyi izleyerek Pan' ın Labirenti ne geliyor. Orada labirentin bekçisi Pan ile tanışıyor ve Pan onun bekledikleri Prenses olabileceğini söylüyor. Hikaye şu çok eskiden bir prenses, yeraltında hiç bir yalanın riyanın olmadığı ülkesinde yaşarken gerçek dünyayı merak etmiş ve ülkesinden kaçmış fakat dünyanın acımasızlığına dayanamamış ve ölmüş, fakat ülkesinde Prenses in başka bir zamanda başka bir bedenle geleceğine inanılmış, Pan ise prensesi beklemekle ve geldiğinde onu ülkesine geri götürmekle görevli. Fakat Ofelia nın prenses olduğunun kanıtlanması için bazı testlerden geçmesi gerekmekte..
Yine daha fazla anlatmıyorum fakat şunu söyliyim, filmde gerçek hayatta, El Capitan ın başrolde olduğu iç savaşı konu eden olaylar ile Ofelia nın hayal dünyasındaki olaylar elele harika bir kurguyla gidiyor, zamanı geldiğinde iki dünyanın çarpışması ise unutulmaz güzellikte.
Bu iki harika filmin ortak özellikleri ise şöyle:
- Alice Harikalar Diyarında ya göndermeler dolu ikisi de.. Kahramanlar küçük, kırılgan ve başlarına olağanüstü şeyler gelen iki küçük kız. (Fizikleri bile benziyor)
Torkunç kendi blogunda Pan' ın Labirenti nin Alice e göndermelerini çok güzel anlatmış, (http://torkunc.wordpress.com/2007/09/24/bergmanin-ruhu/#comment-718)bir bakın derim. Bu arada Capitan ın köylünün kafasını kırdığı sahne bana "Wild At Heart" ı hatırlattı..
- İki küçük kızda teselliyi hayal dünyasında buluyorlar, biri biraz daha hakim olaylara (Jeliza) bebek kafalarını istediği gibi kurguluyor, diğerinin hayalleri biraz tepesindeki tirandan etkilenmiş durumda..
- İki kız da çok yalnız, biraz kedi gibiler, Jeliza garip komşu kadına ne pahasına olursa olsun kendini sevdirmeye çalışırken, Ofelia annesinin hizmetçisine sığınıyor, hatta korkunç görünüşlü Pan' a..
- İkisinde de renk kullanımı ve atmosfer yaratma çok çok iyi. Tideland insanı gerçekten tavşan deliğine sokarken, Pan'ın Labirenti de labirentte dolaştırıyor. ikisinde de filmin içine giriyorsunuz, dışarda kalma şansınız pek yok. (Ki bence bu tadına doyulmaz bir özellik)
Son olarak ikisi de küçük kızları üzerken, onları izleyen büyük kızları ağlatıyor. Terry Gilliam'dan da, Guillermo del Toro dan da şikayetçiyim :)

Thursday, October 11, 2007

187


Mim dalgasının ikinci ayağına hoşgeldiniz :) Şimdi de en yakındaki kitabın 187. sayfasını açıp ifşaatta bulunma mimini gerçekleştiriyoruz.. Tavşancım http://tavsan.blogspot.com/beni sobelemiş.
Ne yazık ki hiç entelektüel bir kitap olamadı yanımdaki :) Heyhaaat, hatta bir best seller :) Jean-Christophe Grange abimizi en son sapık kitabı: Şeytan Yemini
Bu kitabı 1408 i seyretmemle aynı dönemde okumamın bünyemde gece dolaşırken tedirgin olmak, eve gelince odaları kontrol etmek gibi travmatik etkileri olduğunu itiraf etmeliyim. Yine de seviyorum bu Grange ı ben. Genelde son yazmayı beceremese de (Taş Meclisi nin sonu bence tam bir felaket) yine de yaratıcı cinayetleri bir tanedir. Her seferinde bu konuda kendini aşmayı başarıyor.
Haha bu kitabında katilin kim olduğunu bildim hem de kitabın ortasında, Grange heyy kafanın için girdim sonunda nihahahahah.. off bu noktada Nietzsche nin "And if thou gaze long into an abyss, the abyss will also gaze into thee" sözünü hatırlamak biraz korkutucu oluyor. Türkçesi "Dipsiz kuyunun içine çok dikkatli bakarsan o da senin için bakar." gibi. Çok da girmemeli bu sapık zihinlere.. Ama seviyoruum. Peki peki seni hareketsiz ama adrenalin bağımlısı bünye seni :))
187. sayfa çok özel değilmiş:
"Bu mülk bu eşyalar kimin olacaktı? Sylvie Simonis in uzaklarda bir yerde bir ailesi olabilir miydi? Yoksa tüm bunlar kayınvalidesi ile kayınbabasına mı kalacaktı?"
Budur..
Sıra geldi mim seçmeye, Diagonel' cim sen yazmış mıydın bu konuda? Bir de Noni ile Esther olsun, yazdılar da kaçırdıysam özürler..

Tuesday, October 09, 2007

Seviyorum İştee


Sessiz Balık beni mimlemişti daha önce.. Biraz zaman geçti sevgili Sessiz Balık özür dilerim. Konu sevdiğim şeyler..

O kadar çok ki sevdiğim şeyler, şöyle sıkıştırılmış bir paket yapayım dedim, değişik bişiy olsun:

Sinema- Kitap okumak- Dergi okumak- Çizgi roman okumak- Okumak da okumak- Yemek yemek- Kahve içmek- Hüzünlü müzik dinlemek- Hüzünlü müzik yapanların hayatlarını araştırmak- Aşık olmak :) - Saçmalamak- İKSV- Ellerimin küçük parmakları- Cinayet romanları- Korku filmleri- Garip kavramlar öğrenmek (en son Grange ın kitabından öğrendiğim "negatif ölüme yakın deneyim" gibi, "Negative Near Death Experience") - Garip kavramları öğrenince övünmek, caka satmak :) - Çiya - Dominos Duble Pizza- Moda- Şaşı bak şaşır- Hiç beklemeden, hiç tanımadığım bir yönetmenin filmine tesadüfen gitmek ve filmin çok güzel çıkması- Çemkirmek- İçinde erimiş çikolata olan sert çikolata- %70 kakaolu bitter çikolata- Acıklı türküler- Yürürken müzik dinleyip trip yapmak- Karanlık sokaklar- GO oynamak hele de bana denk seviyede biriyle- Ney üflemek, kafayı bulmak (oksijen fazlası kafa yapıyor gerçekten)- Tasavvuf (naçizane) - Ispanaklı börek- Temiz çarşaflar- Uykusuz geçen gece yolculuğunda tam güneş doğarken uyuyakalmak

Burda keseyim yoksa bitmeyecek :)

Şimdi sıra bendee, sevgili Sherlotte kıskanmış önce onu sobeliyim, sonra Tavşan da sanırım bu konuda yazmamıştı henüz, o olsun..

Hadi bakalım..


Mimlenme: Blogger' daki ma halle baskısı ahahahaha

Friday, October 05, 2007

Korkuyorum Annecim :)


Tatil yazısı yazacaktım ya ben, canım istemedi birden, yani nasıl desem canım tatille ilgili şu kadarcık kalem oynatmak istemiyor. Sadece çok sakindi, hep denize gittim, güzeldi hatta çok güzeldi desem çok ayıp olur mu? Olmaz di mi? Hem ben de "artık blogum okuyucu driven mı oldu laan, istemiyom bunu" endişelerimden kurtulurum.. Bence süper olur. Hem her blogda bir tatil yazısı var, burda da olmasın..Size başka şey anlatayım mesela korku filmleri ile aramdaki şiddet-sevgi-nefret dolu ilişkiyi. Bu konu da nereden çıktı derseniz Torkunç' un blogunda korku filmleri ile ilgili anekdotlar vardı, iştahlandım, Endişeli Peri de içinden Shining geçen güzel bir yazı yazmış, iştahım iyice kabardı. Ben de korku filmlerimi anlatmalıydım ve başıma getirdiklerini.
En baştan başlayalım, sanırım hayattaki ilk korku filmim "Sakin bir geceydi". İsmi pek ironik değil mi? Sakin geceymiş hıh, ben seni seyrettikten sonra pek sakin geçmedi ama gecelerim naaber? (Filmle konuşma Talisman, film kahramanı ile konuşmandan bile kötü bu :)) Filmde Merly Streep oynuyordu, güzeldi öyle hatırlıyorum, beni korkutan sahnesi ise şu, küçük bir kız kucağında oyuncak ayısı var ve kız kameraya sabit bakışlarla bakarken uzanıp oyuncak ayısının gözünü koparıyor ve ayıcığın boşalan göz pınarından kan akmaya başlıyor. Ben yaklaşık 9 yaşlarındayım ve aklım başımdan gidiyor, deli gibi korkuyorum. Artık koridorlarda gece tek başıma gezemiyorum çok kötü oluyorum hemen ayının gözü geliyor aklıma koşarak koridordan geçiyorum. Seyrettiğim ilk gece uyuyamıyorum. Ama gariptir çok da hoşuma gitmiş film. Herkese heyecanla anlatıyorum.
Sonra "Girdap" isimli dizi geliyor, aman tanrım müziği şimdi bile aklımda: "Aaaa aaaa aaaa" tabii böyle yazınca anlaşılmıyor nota da bilmiyoruz ki.. :) Girdap üç bölümlük, ikizler var, ikiz kadınlardan biri çift karakterli ve cinayetleri o işliyor, bu çift karakter kavramı ile ilk tanışmam, acaip hoşuma gidiyor ama korkudan da 3,5 um hatta 35,5 sayılırım, ağır korkuyorum. Yavaş yavaş şöyle bir ilişki kuruluyor korku filmleri ile aramda, önce merak, istek ve heyecanla filmi seyrediyorum ve çok zevk alıyorum, sonra akşam oluyor yavaş yavaş yüreğim ağırlaşıyor sonra gece oluyor çook korkmaya başlıyorum ve bir gece uyuyamıyorum, hep bir gece, ikinci gece uyuyorum ve ilk gecede de sabah olunca geçiyor korkum, yani bir günlük bir macera, One night stand lerin en korkuncu.
Mesela yine küçükken bir film seyrediyorum, Chuck Norris oynuyor, baltalı bir katil var, eve geliyor bir kadını parçalıyor filan en sonunda da tam katili alt ettiler kuyuya attılar derken son sahnede kuyudan bir şahlanıyor katil, orda bitiyor film. Allaaah gece çok zor geçecek. Zor da geçiyor, uyuyamıyorum, sadece ay ışığı biraz sakinleştiriyor, yatakta oturup aya bakıyorum, ablamın yanına gitmişim bu arada, ama o uyuduğu için bana çok katkısı yok. Şöyle düşündüğümü hatırlıyorum şimdi baltalı katil gelse ne yaparım, sonra ancak pencereden kaçabileceğimi düşündüm, kalkıp pencereyi kontrol bile ettim, 4. kattayız, herhalde ölürüm atlarsam dedim ama olsun şansımı denerim. Böyle şeyler düşünüyorum.
Ehm hala okuyor musunuz benden ürkmeden? :)) Derken sabah oldu az önce manyak şeyler düşünen ben değilmişim gibi bir rahatlık doldu içime, Halide Edip Adıvar ın bir romanını okuyordum, onu aldım neşeyle okumaya başladım. Korkunun zerresi yoktu içimde.
Şimdi düşündüğümde tüm bunların ergenlikle başa çıkmakla ilgili olduğunu tahmin ediyorum, ergenliğin kendisi bir korku filmi olduğundan. Bir süre sonra geçti çünkü. Yani elbette şimdi de korkuyorum ama o derece değil. Çekik filmlerini bile izleyebiliyorum.
Komik anılarım da var bununla ilgili mesela bir festivalde geceyarısı sinemasına bilet almıştım. Yani filmler 24,00 de başlıyor ve 3 film üstüste, 3 ü de korku filmi. Korkuyorum ama kendimi de telkin ediyorum, "Yok canıım, kocaman insanım ne korkacağım korkmam haha" şeklinde gaza getirmişim kendimi. Bir de genelde korku filminde yanımda olan talihsiz insanın kolunu 135 kez sıkmak gibi bir adetim vardır, film arasında kendime bir de söz verdim "kol filan sıkmıycam rahat olcam" şeklinde. Neyse film başladı, ağır bir atmosfer, kamera bir odanın içinde yavaş yavaş dönüyor, tekin olmayan bir müz,k var ve o da ne kamera yavaş yavaş bir oyuncak bebeğe doğru yaklaşıyor, (nedir benim bu peluşlardan çektiğim :)) bebeğin kafası yan duruyor, ben kendi kendime "Korkma canımm, ne olcak bebeğin kafası dönecek aniden işte, ne olacağı belli" diyorum ve evet bebeğin kafası aniden dönüyor, Talisman bu arada "evet dediğim çıktı işte " diyerek sakin sakin oturdu sanıyorsunuz değil mi, hayır canhıraş bir çığlık attı, sinemanın sessizliği içinde çın çın öttü çığlığı :)) Sinemada herkes çok gerginken birden benim bu komik çığlığımla herkesin sinirleri bozularak tüm sinema gülmeye başladı. Ben de güldüm, sonra filmin geri kalanında yine kola yapışma ritüeline devam ettim tabii.
Son dönemlerde en çok korktuğum film "The Ring" bu arada, fecii korktum, filmin kurgusu vb den çok içindeki kaset korkuttu beni, çok sürreal, çok çok ürkütücü idi. Çok da güzel filmdir bence Ring. Aynı yönetmenin "Karanlık Sular" filmi de iyi ama o korkutmaktan çok üzüyor. Daha önce yazdığım "Three extremes" ise bambaşka birşey, seyredilmeli, ürkülmeli..
Ya mim dalgaları var ya, (hatta benim sessiz balık a sözüm de var.) bende başlatsam bir tane, en çok korktuğunuz 3 filmin adını yazsanız? Olmaz mı?
Hımm kimleri mimlesem, Torkunç ve Endişeli Peri zaten bahsettiler onlar olmasın, Öykücü, GOB, Ekmekçikız, Elektra olsun.. Ama başka yazmak isteyen herkes de olsun.
Sonra ben kaçayım, akşama 1408 i seyredip çook korkmayı planlıyorum, bu seferki kolu moraracaklar, yeğenim ve kuzenim.. Allah kolaylık versin :)

Tuesday, October 02, 2007

And so it is..


Hımm ben geldim.. Şaşıyorum ben, yani blog da ev gibi mi olmuş? Hani tatile gidersin herşeyden uzaklaşırsın sonra dönünce mesela işe gidersin herkes seni öper sen de öpersin, özlemişsindir, evde bekleyen varsa o bir sevinir sen iki sevinirsin filan.. Blog da böylemiymiş? Özledim ben burayı, arkadaşlarımın bloglarını okumayı da özledim. Belki de herşeyi manyak gibi sevebilme ve bağlanabilme kapasitemin yüksek olmasındandır. (Tersi de geçerli heyhaat, nefret etme potansiyeli ve bir anda soğuma hatta buzz olma potansiyeli :))

Çook şey var yazacak. Öncelikle "nereye gidecem ben tatile yahuu?" krizimde bana yardımcı olan herkese çook çook teşekkür ederim.

İkinci teşekkürüm ise tabii ki film çekme önerime sıcak bakan, önerime sıcak bakmasa da çekmemi destekleyen sevgili arkadaşlara, çok sağolun,iyi ki varsınız. Bu belgesel projesi beni çok heyecanlandırıyor.. Hele de blogger arkadaşlarla çekecek olmak.. Uff bu konuda bir plan yaptım bile. Öncelikle Kasım a kadar deli gibi belgesel seyretme ve belgeseli çekerken ne söylemek istediğimi belirleme çalışması yapacağım. Çünkü filmlerin (tabii belgeselerinde) söylemek istediği bir söz bir dert olması hoşuma gidiyor. Şart değil yani çok absürd böyle bir şeyi hiç sallamayan filmler de sevdim ama yönetmenin birşey anlatmak için çırpındığı filmleri de seviyorum. Ve belgeseli kolay yapan bir unsur da söylemek istediğiniz şeyi rahatçaa kör gözüm parmağına söyleyebiliyorsunuz. Oh ne konfor.. Kurmaca filmde çok kötü duruyor halbuki bu..Immm, çok güzel hayal etmesi..Ama gerçek de olacak.

Kasım dan itibaren ilgilenen arkadaşlarla teker teker görüşmelere başlamayı planlıyorum. İlerde daha da ayrıntılı postlarım olacak bu konuda.. Takip edin beni ;) Ve tekrar sağolun :)

Tatil yazısı da yarına kaldı.. İşler de niye yoğun ben anlamıyorum. Hem insan tatilden dinlenmiş dönmez mi, ben dayak yemiş gibiyim. (Giderayak mızlanan Talisman kaçar.)

Sevgiler..

Wednesday, September 19, 2007

Gelin canlar film çekelimm


Yoktum di mi kaç zamandır? Neredeydin derseniz, garip, kaotik, anlamsız şeyler yaşadım, sonra kuyruğumu kıstırıp yaralanmış bir hayvan gibi sığınağıma geri döndüm. Bana ne oldu diye sormasanız, direk kafamı koyup bir kenarda uyusam siz de bana süte nescafe yapıp getirseniz "geçer, geçer" deseniz olmaz mı? Ama ne olur "seni öldürmeyen acı güçlendirir" demeyin çok sinir oluyorum bu lafa, güçlenmek istemiyorum ki ben, hamur kıvamında olmak istiyorum ve acısız.. (Kurz und Schmerzlos)

Neyse yeni projemden bahsetmek istiyorum size, acı verici şeyleri atlayalım di mi? Bir şişmanlık belgeseli çekmek istiyorum ve siz blogger arkadaşlarla çekmek istiyorum, tabii konu ile ilgili olanlara.. Konu ile ilgili derken şişman olanları kastetmiyorum ya da diyet yapanları vb, bu konuda söyleyecek birşeyi olan herkesi bekliyorum. Katkıda bulunur musunuz? Bloggerlar olarak bir film çeksek? Yapacağımız şey sadece kendi deneyimlerini ya da fikirlerini aktarmak mesela Sasha cığım nasıl zayıfladığını anlatabilir, sevgili GOB la (tabii ki biraz iyileştiğinde) ameliyat sürecini konuşabiliriz, (canım hep aklımdasın sen umarım çok çabuk iyileşirsin.) , Estherim nasıl avurtları çökükken kendini daha güzel hissettiğini anlatabilir, Öykücü'm verilemeyen 5 kilonun verilemeyen 20 kilo kadar insana sıkıntı verdiğini anlatabilir, daha aklıma gelmeyen kimler neler anlatabilir kimbilir? Ortaya güzel birşey çıkacağından eminim, şişmanlık olgusuna içerden bir bakış olsun istiyorum. Herkesi bekliyorum davet ediyorum.Talepkarlığım sürüyor görüyorsunuz.. :) Rezilim..


Bir Japon gerilim romanı okuyorum akşam da bir Japon lokantasına gidicem, çekikler çekiyor beni son günlerde, hayırlara gelsin..


Çıkış bitti, Japon gerilim romanı o da, çok güzeldi, insanın nasıl da kolayca dark side a geçebileceğine dair..

Thursday, September 13, 2007

Bana bir tatil yeri önerenin 40 blogger yılı kölesi olurum.


Arkadaşlarım, bana 24 Eylül de de sıcak olacak, denize yakın , denizinin kumu güzel bir de temiz pansiyon öneriri misiniiz? Tersim döndü kendime tatil yeri bulamıyoruumm..

Pansiyon olmasa da "aha şurası güzeldir." gibi bir yer de olabilir, böyle sessiz sakin dinlenilecek, bir yer..

"Hadi len" diyebilirsiniz alınmam :)

Şimdiden teşekkür ederim.

Talepkar arkadaşınız Talisman :)

Monday, September 10, 2007

Happiness is a warm gun..


Aklım bir karış havada desem "ee bilmediğimiz bir şey söyle" diyceksiniz ama yine de söyliyim ben.. Leyla gibiyim. Ama olumlu anlamda hani az önce Mecnun'a kavuşmuş ya da daha iyisi Mecnun' un hiç te tantana etmeye değmez bir tip olduğunu anlayıp kendine dönmüş bir Leyla gibiyim. Ya işte alışık olmadığımdan anlatamıyorum, mutluyum ulan.. Oh söyledim rahatladım :)

Sonbahar gelirken de mutlu olunur muymuş? Bu kadar hüzün manyağı bir insan Eylül gibi edebiyata müsait bir ayı nasıl kaçırırmış? Bilmem, ama tersim işte ben.. Güneş açar Rilke den mısralar aklıma gelir, hava kapar neşe dolarım. Zaten ezbere şeyler bunlar, hava kapanınca depresyona girilir, açınca açılır insan filan..

Ezbere şeyleri sevmiyorum mesela ezbere romantizm de bana çok kötü geliyor, hani mumlar şaraplar, akşam yemekleri, bana hep çiftleşme heyecanı içinde insanların "hadi şu adımları da atlayayım" diye yaptığı faaliyetler gibi geliyor, kötü niyetli miyim hiç sanmam.. "Biz filmlerden öyle gördük" klişesi sinirime gidiyor. Tersi yani salaşlık bile paketlenmiş etiketlenmiş bence, onu da sevmiyorum hani "ayy çok salaşş harika bir yer öyle tiki mekanı değil, rakı içtik, çok sevimli yakın insanlar " muhabbeti, kesin bunu sıkışık ufacık masalı, insanın kıçına batan sandalyeli bir yere oturtmuşlar, tırıvırı bir rakı bir iki meze getirip az edebiyat yapmışlar, bu da kendinden geçmiş. (Ay ne kötüyüm) Yani bu da, bu salaşlık da ezbere birşey haline gelmiş, dünyanın kendisi bir alışveriş merkezi sanki, çeşit çeşit ezbere yaşam var, size uygun olanı mutlaka çıkıyor. Peki alternatifin ne ukala Talisman derseniz, "ne biliyim yaa" derim :) Yani sadece kafasına göre yaşasın herkes, birşeyi istediği için yapsın, etiketine yaraşır diye değil..

Hafta sonu çok yakın bir arkadaşımın düğünü vardı, çok güzel geçti, ben kameramanlık yaptım, düğün salonunun kamerası gelinle damadı çekerken ben gelinin acılar içindeki babasını çektim eheheh kötüyüm, sahiden adamcağız çok duygulandı, canıım. Düğün direk mutluluk çağrıştırıyor bu da ezberemi acaba, yani mekana girdiğin andan itibaren sırıtmaya başlıyorsun, onlar "evet" derken çocuklar gibi şensin filan. Bir de ilk kez hem gelin hem damat yakın arkadaşım, daha bir mutlu oluyormuş insan öyle olunca.

Pazar günü deli gibi yürüdüm Ortaköy- Emirgan hattında. Arka Bahçe ye ilk kez gittim çok kazıkmış, yukarı çıktığımda minderler içinde yayılmış iki çift vardı, başka kimse yoktu, oturmak istedim ama çiftler domuz gibi baktılar o manevi baskı ile oturamadım, "get a room" diyorum onlara burdan, ayrıca bakışlarını iade ediyorum..

Bir de sahilde bir çift balık tutuyordu bunlara yaklaşıp en sevimli halimle "merhaba birşey sorabilir miyim?" dedim, dişi olanı bana gözleriyle öldürecek gibi kötü baktı. Afalladım, "ee peki sormıyım, çok kötü baktınız" dedim sonra erkek olan güldü ve onunla konuştuk, soracağım soruda "burası Aşiyan mezarlığı mı? " bu kadar yani. Ben ayrılırken kız hala kötü bakıyordu, hayret birşey. Çiftlerin gazabına uğradım bütün gün. Tek tek dolaşsın insanlar yaa bana ne :)Yaa mutluyum ben, nasıl şey buu? :)) Hiç mutluyken hangi şarkı seçilir bilmiyorum yine de az hüzünlü şarkı yazayım, bizim de ezberimiz bozulmasın ;)

Morrissey' den "I know it's over":

I know it's over
And it never really began
But in my heart it was so real
And you even spoke to me, and said :
"If you're so funny
Then why are you on your own tonight ?
And if you're so clever
Then why are you on your own tonight ?
If you're so very entertaining
Then why are you on your own tonight ?,
If you're so very good-looking
Why do you sleep alone tonight ?I know ...
'Cause tonight is just like any other night
That's why you're on your own tonight
With your triumphs and your charms
While they're in each other's arms..."

Ya en mutlu olduğum zamanda çıkan şarkı bu :)), yok yokk batırdım yazının sonunda, ama çok güzel şarkı lann :)

Wednesday, September 05, 2007

Kim? Ne?


Bir yalan içinde yaşıyorum. Yalanı bitirmeye gücüm yok, çünkü bazen sırf o yalanla dönüyor hayat çarkım. Bazen de zehirliyor hayatımı gözyaşları içinde bırakıyor beni, akmayan gözyaşları, akmayan gözyaşları en kötüsü.. Ne demek istediğimi anlatmaya da mecalim yok..Yok gizemli olmaya çalışmıyorum valahi.. Sadece içimden bu kadarı taştı, bu da taşmasa, bilmiyorum artık..
Neyse neşeli şeylerden bahsedelim mi? Mesela eski aşka dönmeler gibi :) Umutlanmayın fake bir aşk. Dr. House a olan aşkımı ilan etmiştim aylar önce. Sonra birşey oldu tiskindim ben adamdan. Ne oldu bilmem nefret doldum. Ama heyhaat aşkın tersi nefret değil ilgisizliktir diyenler yanılmamış, birden nefretim tekrar aşka dönüştü.
Birdenbire oldu bu, bir Pazar akşamı eve döndüm çok sıkılıyordum, -Pazar akşamları hep sıkılınmaz mı zaten- sonra kendimi House un başında buldum. Yeniden biraraya gelişimizi üstüste 6 bölüm seyrederek kutladık. Ama sonra ben bu ilişkinin bana zarar verdiğini anladım - gözlerim pörtledi bee, gecenin de kaçı olmuş- ve bitirmeye karar verdim. Yooo, seyredecek başka House cd si kalmamasının bununla ne ilgisi olabilir? Hayıır o terketmedii, ben terkettiim :)) Neyse kararımı açıklayınca Gregory çarpık bir şekilde gülümseyerek ağzına bir avuç Vicodin attı ve hastane koridorunda uzaklaştı. Aksaması fazlalaşmış mıydı yoksa ben mi öyle görmek istedim bilemiyorum. Yıkıldı ama canım adam, yazıkk.. (Oh baby aren't you a femme fatale? No, I am not :))

Bu manik depressiv postu olduğu gibi kabul edebilir misiniz?


Monday, September 03, 2007

Ezginin Günlüğü- Gel öpeyim gözlerinden..


Cbox ta çıngır çıngır ilan ettiğim gibi Ezginin Günlüğü'nün Kuruçeşme Arena daki 25. Yıl Tribute konserine gittim. Yeri vurguluyorum çünkü Kuruçeşme Arena konum itibariyle çok güzel bir konser alanı.. Sahilde, boğaza karşı, şöyle söyliyim hemen karşıda Kuleli var.. Üstelik gece idi konser hımm, gece vakti İstanbul' a bu açıdan bakmayı kim sevmez ki?

Konser alanına girer girmez acaip şekilde boyanmış ve süslenmiş bir hanım bana rakı ikram etti, gerçek gibi durmuyor bu cümle di mi? :) Vallahi öyle oldu, kızcağızın boynuna tepsi gibi birşey asmışlar, üstünde rakı kadehleri, rakı alır mısınız diyor, hafifçe dumur oldum, almadım, (rakı içemiyorum bazı sebeplerden :)) bir de aptal aptal sırıttım. Sonra bonus kafa veriyorlardı, yeşil yeşil peruk, sadece adınızı ve telefonunuzu istiyorlar, bilgiye karşılık yeşil peruk, fair enough heh? :)

Uzatmıyım yerimi aldım oturdum, dört gözle benimkileri bekliyorum. Şimdi bu "benimkiler" diye sahiplenmemi hiiç kimse yadırgamasın, 14 senedir onlarlayım ben, benimle her yere gittiler, oturduğum tüm evlere, tatile gittiğim yerlere, arkadaş evlerine.. Bir sürü acıma ortaklar, bir sürü sevincime de, tabii ki benim onlar :) Üniversitenin birinci sınıfında yurtta ilk zamanlarımda keşfetmiştim Ezginin Günlüğü'nü.
Dizeler şunlar:
Badem gözlüm beni unut
Bu gemi bir kara tabut
Bu deniz bir ölüdeniz
İnsanlar ey nerdesiniz, nerdesiniz?

İç açıcı değil di mi? Ne zaman görülmüş benim iç açıcı şey sevdiğim? Bu Nazım Hikmet ' in bir şiiri ve 2. dünya savaşında Bikini adası yakınlarında hidrojen bombasından etkilenen balıkçıları anlatıyor. Hala içim ürperir düşündükçe:
"boynuma sarılma, gülüm,
benden sana geçer ölüm "
Off off.. Sonra "Gemi" şarkısına aşık oldum:
"Ah küçücük gemi,
Sulara attın şimdi kendini, delisin
Ahh yakarlar seni
Dönmezsin bir daha geri, delisin"
Burda kendimi küçük gemi ile özdeşleştiriyordum, ailemden ilk kez ayrılmıştım ilk kez tanımadığım 3 insanla bir odayı paylaşıyordum, herşey çok korkutucu idi benim için, mesela yurtta ilk gün ürküntüden yemek bile yiyememiştim, kantinde sanki herkes bana bakıyordu :) Ne günlerdi, güzeldi de, tabii bunu şimdi söylüyorum o zaman herşey kabus gibi geliyordu. Sonra geçti tabii, tanımadığım 3 insan en yakın dostlarım oldu, okulum da evim.. Gerçi ben kendimi hala küçük gemi gibi hissediyordum, o ayrı :)
Konser başladı o da ne, meğer sırf Ezginin Günlüğü söylemeyecekmiş, 25 yıllarını kutlama gibi imiş ve çeşitli şarkıcılar Ezginin Günlüğü şarkılarını yorumlayacakmış. Zaten bu şekilde albüm çıkmış.. içim cızz etti, bir korktum, ya güzel yorumlamazlarsa, ya güzelim şarkıların ırzına kastederlerse, içim daraldı bir anda.. Kimler söyliycek peki, içime sinmeyen biri olursa? Fanatizm böyle birşey :)
İlk önce yine benimkiler çıktı, "Gemi" yi söylediler beni mest ettiler. Sonra diğer şarkıcılar çıktı peşpeşe.. Korkum gerçek oldu mu? Bazıları için evet, mesela Bulutsuzluk Özlemi çok kötüydü, şarkıyı tanıyamadım. Yaşar -ki kendisini rahatça harcayabilirdim pek tanımadan- Ebruli yi güzel yorumladı, Haluk Levet -ki pek sevmem- Sabah Türküsü nü Rock tarzda haarika söyledi. (Ağzımda bal gibi tatlı bir türkü, bir iner bir çıkarım bu yokuşu), Yüksek Sadakat, "Bakakalırım giden geminin ardından" ı, müthiş yorumlamış, Rock yakışmış Ezginin Günlüğü'ne.. Yunanlı biri "Yunanistan yanarken bu şarkıyı söylemem ne garip" diyerek "Kül Vakti" ni söyledi, ne yalan söyliyim hiç söyleyemedi, üzgünüm, dostuz tamam da olmadıysa olmadı :) Sonra Barış Akarsu (güzelim çocuk) yemin ederim öldü diye torpil geçmiyorum ama "Leyla" yı çok çok iyi söylemiş. (Ben kimim söyle kayboldum, Gitmedim kaldım anılarda, Her sabah bir çöl masalında uyanırdım, belki de yanlış bir Leyla)
Ezginin Günlüğü'nde en sevdiğim şey sosyalleşmemiş olmaları, piyasaya bulaşmaları onlar için düşünülemez bile, o şarkıcılar grubu içinde öyle müstesna öyle yabani ve öyle güzeller ki, Hüsnü Arkan' ın konuşurken duraksayıp durması, Eylem Atmaca' nın şarkı söylerkenki duru hali, zarif hareketleri tüm grup üyelerinde bir durmuşluk oturmuşluk.. Seviyorum sizi..
[Emin İgus u da anmak lazım, "Alagözlü Yar" isimli dünya dışı albümlerindeki vokalist, gruptan ayrılmış. Harika bir sesi var bu adamın, su gibi, hava gibi. Siz farketmeden nüfuz eder içinize.. ]

Sevgili Ezginin Günlüğü, hep böyle kalın olur mu, Tribute yapcaz filan diye kendi saflarına çekmesinler sizi, dikkatli olun gözünüzü seveyim. Kim var sizden başka?
Ya bir de şunu söyleyediniz:
"sana nasıl bulsam, nasıl gitsem
nasıl etsem nasıl yapsam da
meydanlarda bağırsam
sokak başlarında sazımı çalsam
anlatsam şu kiraz mevsiminin
para kazanmak değil
sevişme vakti olduğunu..."