Monday, March 31, 2008

Anneeee


Annem geldi.

Anne gelince ne olur herkes bilir değil mi? Ev evmiş gibi kokmaya başlar, apartmana yayılan ev yemeği kokusunun sizin daireden gelme olasılığı oluşur birden.. Nazlanılır. Bir anda çocuk olunur.. Zaten büyümemiş bir hormonlu ergenseniz daha da güzel, alabildiğine şımarılır, gülünür, "Annee benim doğduğum geceyi anlatsanaa" şeklinde masal formatında doğum hikayesi dinlenilir. (Sahiden benden başka kimse var mı , kendi doğum hikayesini anlattırıp duran?) Velhasıl güzeldir, sarmalayıcıdır..

Annem bir de benim eski bebeğimle, küçükken en çok sevdiğim oyuncağım olan minik fili getirmemiş mi? Bir sevindim bir sevindim. Bebeeğiiim diye diye bebeğimi getirttim memleketten :)) Bunu kastetmemiştim ama olsun.

Annem bir de komik sağolsun, geçen gün dışardan geldi, suratında sinirli bir ifade:

- Talisman
- Efendim annee
- Niye her tarafa strasbourg Cafe açılmış?
- Neeee? :))))
- Strasbourg Cafe, her tarafta var, ucuz sebze aldığım marketin yerine de açmışlar..
Annem öyle emin ki kendinden bir an şüpheye düşüyorum yahu yıllardır StarbuckS hatta fiyatları yüzünden Starfucks diye bildiğim kafeler Strasbourg Cafe olmasın?
- Starbucks olmasın onlar annee
- E Strasbourg yazıyo kızıımm..
Burda kopuyorum ben..Sahiden Starbucks da abarttı, yakında sitenin bahçesine açacaklar bir tane.. Yankee go home diyoruz kendilerine..
Annemin bizim site ile ilgili de hoş bir hikayesi var, bundan 3 sene önce fellik fellik ev arıyoruz, şu an oturduğumuz yere bakıyoruz. Annem kapıda soruyor genç bir çocuğa:
- Bu sitenin güvenliği var mı oğlum?
Buraya kadar normal bir soru gibi gelebilir ama annem bu soruyu sitenin güvenlik klubesinin önünde ve güvenlik görevlisine soruyor..
Velhasıl anneli günler başladı.. Beynimin buna tepkisi ne olacaktı, serotonin salgılamaya sonunda başlayacak mıydı yoksa inatla kendini depresyona mı verecekti?
Ama bu gelecek maceranın konusuu..
Dıt dıdı dıtttt dıt dıdı dıttt..(Kara Şimşek bitiş müziği)

Monday, March 17, 2008

Beebeeeeğiiimmm!!

Nereye gitsem ne yapsam Emre Aydın' ın "Bebeğim" şarkısı da bana eşlik ediyor.. Çılgınlık bu.. Bir de Lifeless Dead (Mad Season), bir de "Blues From An Airplane" Jefferson Airplane' den.. Sonuncusu bir erkek şarkısı aslında ama olsun.. Delice güzel.. (Do you know how sad it is to be a a man alone)
Bana artık kendimi toparlamamı söyleyip duruyor herkes. Ben de diyorum, demek yetmiyor. Bir de kendimi sahtekar gibi hissetmeme neden olan birşey var, onu söyliyim kurtulayım bu histen.. Şöyle ki buraya acaip bunalımlı şeyler yazıyorum ya, her zaman mutsuz değilim, yani yazarken çok fena şekilde bu bunalımı hissediyorum, zaten bu tip yazılarım hep içimden dışarı kaçıyor asla planlayıp yazmıyorum. Ama arada pek neşeli olduğum zamanlar da var mesela bugün bir arkadaşımın doğum gününü kutladık, pek şendim.. Kalabalıklar içinde rol yapıyorum maske takıyorum vırt zırt da diyemem, çünkü cidden eğleniyorum. Maske filan hak getire, direk çocuk gibi neşeli oluyorum bazen.
Genele bakınca bir sancı var ama.. Bir düzensizlik, bir hor kullanma, vücudu ve zamanı.. Mesela asla erken (erkenden kastım 24,00 filan) yatamamak, sabah kahvaltıda Kit Kat ve badem yemek, durup dururken evde içmek gibi (evde içmem ben normalde) ya da gündüz vakti işte yani, öğlen kendini tuvalete kapayarak boşluğa bakmak gibi.. (Bu zamanlarda aklıma hep American Beauty geliyor.) Bir başıbozukluktur gidiyor dostlarım. Genelde herkese olur ama benimki artık istisna değil kural halinde. Ne yapıyorum, nasıl yaşıyorum, kimim ben? Meçhul bunlar. Hele ne istiyorum konusuna hiç girmeyelim. Zerre fikrim yok.
Nasıl bu hale geldim? (hehe cümleye bak, abicim süper bir drama queen im ya ben, hastayım kendime, bak bak ne diyo? Gözler uzaklarda dalgın, dudaklar büzülmüş, titrek bir sesle "Nasıl bu hale geldim ben tanrım" hehehehe ya bu halim bana bazen pek komik geliyor. Sevimli de.. Çünkü çocuk. Ergen daha yavrum yaa..)
Gerçekten dünyada en zor şeylerden biri ebedi ergen olmak, yıllar geçmiş sen hala bi anlamlandıramamışın bu yaşamı. Hala öfke, çocuksu nefret, "Bu mu yani? Böyle olmamalıydı" duygusu. Bir büyü be .. Büyümek süper birşey olduğundan değil ama bir değişiklik olur, değişiklik iyi mi peki konusuna da bir girme.. Bir tut kendini..
Bu manyak ruh halinden kurtulup insan gibi sinema yazısı filan yazmak istiyorum..

Sunday, March 09, 2008

Ben kendi gözümün içindeki saç teliyim, sen de öylesin.

İnsan hayatının bir yerini düzeltmeden neden başka bir yerini düzeltemiyor? Neden kahrolası bir şekilde umutsuzsan her konuya bu yansıyor?
Neden kendini aşağılıyorsan her ilişkine bunu yansıtıyorsun? Neden kurban konumunda olmaya bu kadar kaptırmışsan, seni gerçekten kurban edecek insanları buluyorsun? Neden içindeki kendi hakkında düşündüğün anlamsız şeyleri, en kötü şekilde doğrulasın, sana kanıt sağlasın diye beş para etmez insanlara mesai harcayıp, kendini doğrulayınca acı çekiyorsun? Neden herşey bambaşka olabilecekken böyle oluyor? Neden mutlu bir şekilde film çekmek için Adobe Premier i öğrenmeye çalışabileceğin halde, kendi içinde çıkmaz sokaklara giriyorsun? Neden beni bu kadar yaralıyorsun? Değerli olduğunu sana söyleyen, hissettiren bunca insan varken sana kendini değersiz hissettirecek kişileri neden umutsuzca arıyorsun? Neden bulmakta bu kadar isabetlisin? Neden güzelim beynini böyle kullanıyorsun? Nedir bunun kaynağı? Bu nganon' un? Ne tükenmez birşey? Hep kömür mü kalacaksın? Elmas olamayacak mısın?

"Ben kendi gözümün içindeki saç teliyim, sen de öylesin." *

*: I never promised you a rose garden..

Wednesday, February 27, 2008

Maybe down in lonesome town, I can learn to forget

Nasılım?
Vallahi bilmiyorum.. Salıncakta gibiyim, bir iyiyim bir kötü. Kendimi bıraktım da artık. Hislerimden bahsetmiyim, bu aralar pek süper sayılmazlar genelde, arada süper zamanlar da olmuyor değil ya, yine de hissettiklerim benim olsun size olanları anlatayım:
If bitti, her zamanki gibi 2 filmi kaçırdım, bir filme kar yüzünden gitmedim yine de kendime göre fena performans değil.
The Art Of Negative Thinking muhteşem bir filmdi, Secret' çıların suratına tokat gibi inecek bir film.. Re.iki master bir arkadaş var ve bence master lık şöyle dursun, başka tür bir master yapsa daha iyi gelecek gibi duran biri, çok gergin.. Bu geçen ben "Hayat ..oktan" dediğim için "Durr, durr çağırıyorsun" dedi.. Baktım etrafıma ulan farketmeden garsonu filan mı çağırdım yanlışlıkla diyorum, "ne çağırıyorum?" dedim, meğersen ..oktan şeyleri kendime çağırıyormuşum, manyak mıyım ben yahuu.. Ne çağırcam, durum tespiti yapıyoz.. İşte ona "The Art Of Negative Thinking" i görmelisin sen dedim, dişlerimin arasından, çok iyi gelecek sana dedim.. "Hah, böyle şeyler izle sen" diye master master kınadı. Ben de "hehe hayat ..oktan" dedim..

Cuma günü doğum günüm, herkesi çağırdım, karaoke yapcaz, güzel olcak sanki..
Herşeyi yarım bırakasım var, uff bu postu da bırakmak istedim ama dur bakalım..

Bi şıklık hamlesine girip takım elbiseler, şifon bluzlar giymeye başladım, dokunuşları hoşuma gitti, mutluyum. İmza: Lennie.

Çok işim var nerden nasıl çıktı bunca iş? Bireysel Emeklilik paramı zararına çekip Yeni Zelanda ya kaçmak istiyorum. Ne klişe di mi? Ama ufff ne güzel olurdu. (Yerliler ..ker seni orda Talisman.. Uff susss bee manyakkk)

Yeni Zelanda demişken, Eagle vs Shark da süperdi, Yeni Zelanda da bizim 80 lerdeki halimiz gibi, pek kitsch ve pek şeker.. Ya bir de çok komik sahneleri vardı yaa, düşündükçe hala gülüyorum..

Ekmekçikız cımla buluştuk If te, sohbet ettik, ben beraber gideceğimiz filme geç kaldım, 7 dakika, kapıda yalvardım yakardım almadılar beni, "ayakta izlerim noolurr" bile dedim ruhsuz görevli sırıttı buna, omuz atayım şuna koşarak içeri gireyim dedim, sora tırstım, onun yerine hüngür hüngür ağlamaya başladım ama görevlinin önünde değil, ordan ayrılıp kenardaki koltuklara giderken..Durduramadım kendimi. Dürtü kontrolünde hep sorunlarım olmuştur zaten.. Sora burnumu "Puslu Kıtalar Atlası"' na gömdüm, Bünyamin' in ölüp dirilmesi macerası beni biraz kendime getirdi.. Sonra Ekmekçikız' cığımın çıkışını bekledim. Aşağı inip birşeyler içtik, muhabbet güzeldi, dedikodu bile yaptık :) Ekmekçikız' ın annesi ile kardeşi de geldiler, ben annesini çok sevdim. Sanırım babaannemden ötürü yaşlı teyzelere bayılırım, bana huzur telkin ediyor, hani yat dizine, unut herşeyi.. Bir de sanırım benim babaannemle geçirdiğim zamanlar en mutlu olduğum zamanlar, en sakin, en huzurlu.

Off ölen birini rüyada görmek nasıl acı oluyor di mi? Nerden nereye atladım ama.. Bazen görüyorum babaannemi rüyamda, iki çeşit.. Birinde öldüğünü biliyorum, rüyada olduğumu farkediyorum ve rüya bitmesin diye çaba gösteriyorum, diğer çeşitte öldüğünü bilmiyorum, ama "sen nerdeydin" şeklinde çok seviniyorum sonra rüyanın sonlarına doğru hatırlıyorum. İkisinde de ağlayarak uyanıyorum ama biraz mutlu da oluyorum, rüyada da olsa gördüm işte.. Uff yaa..

İç açıcı birşeyle bitireyim hımmm ne olsun ne olsuunn?

Aaa No body is Perfect çok ilginçti, böyle sırt derilerine 4-5 kanca geçirilmiş (deriyeee ıyy) iki adam var, sırt sırta duruyorlar, halatlar ikisinin de kancalarından geçiyor, sonra sırt sırta iken birbirlerinden uzaklaşıyorlar, halat geriliyor ve kancalar çekilmeye başlanıyor, derileri geriliyorrr ayyyy çok fenaydıı.. Bir tür halat çekme oyunu, kim kimi çekecek.. Bunu şöyle açıklıyorlar bu şekilde bir acıda vücut normalde salgılayacağının 4-5 katı endorfin salgılarmış, endorfine doyan bünye acıyı hissetmezmiş bir süre sonra. İşin kötüsü bu endorfin seviyesine alışınca bu derece acı da kesmemeye başlıyor ve daha fazla endorfin için daha acılı birşey aranıyor. Mesela 1 kanca taktıran biri ertesi gün 4 tane taktırıyor filan. Bunu gösteri şeklinde de yapanlar var, Paris te bir club da.. Bunların sahne arkasını gösteriyorlar, biri kan revan içinde geliyor ama nasıl mutlu, normal bir tiyatro oyuncusu oyununu bitirmiş gelmiş sanki, neşeyle "Seyirciyi salladık bu akşam" diyor, ulan sen parça pinçik olmuşun bu arada, buna da "Eh bir damarı patlattım galiba" deyip sırıtıyor. Vah kuzum, yapma böyle ama..

Aman bu hiç içaçıcı değil bee..

Eeeh benden bu kadar.. :)) I tried..

Tuesday, February 19, 2008

This life ain't worth living

Hayatım sona ermiş gibi hissediyorum. Bu nasıl oldu?
Sanki artık bekleyeceğim hiç birşey yok. İstediğim birşey de yok. Herşey bitmiş, bitmeyenler için de vakit çok geçmiş gibi.
Hayatımda sahiplendiğim benim dediğim hiç bir şey yok, ne işim ne başka birşey. Beni bağlayan birşey yok, "evet bunun için yaşıyorum" dediğim, illa böyle bir cümle kuracak olsam "gündüz gerekliliklerimi yerine getirmek gece zevk almak için yaşıyorum." derim. Manidar bir cümle oldu tabii de o tür zevk değil, yemek- sevdiğim şeyleri seyretmek-okumak ve uyumamak, aldığım zevkler bunlar, özenecek birşey yok. Herhangi bir hedefim yok, umudum da yok sanki. Bir ara olduğunu sanıyordum artık yok. Mesela tekrar aşık olacağıma zinhar inanmıyorum. Bu inancı kaybettiğimi de "Yaprak Dökümü" geyik dizisinde idrak ettim, alakasız bir sahnede.. Birden içimdeki aşık olacağıma dair inançsızlıkla burun buruna geldim. Selam verip geçtim, çok yıkılmadım.
Belki de sorun bu, hiç bir üzüntü yeterince yankı bulmuyor belki bende.. Onları önemsemediğime kendimi inandırmaya çalışırken ileri gitmiş, gerçekten önemsememeye başlamışım sanırım.
Hayat bitti sanki, ne ara bitti bilmiyorum ama bitti, yakın bir zamanda oldu bu.

Friday, February 08, 2008

Black Holes and Revalations


- Şu dünyada kendimi neredeyse en rahat hissettiğim yerin tuvalet olması benim boktan bir insan olduğumu mu gösterir acaba? Tuvaletlere, tabii ki temiz olmak şartıyla, bayılıyorum. Hiç kimse tuvalette seni rahatsız edemez, seni istese de göremez, -zaten niye istesin sapık mı?- yalnızlığını kimse bölemez, mükemmel bir his.. Sığınak.
- İçimde yine garip bir nefret hissi var, hiç stable olamayacak mıyım? Üstelik nedensiz ve nesnesi olmayan bir nefret.. Yani birine veya birşeye karşı nefret değil. Sadece o rahatsız edici duygu.. Belki de doğaldır, yani meşhur konjonktür lafı var ya, bu konjonktürde bu ülkede olmak bu hissi otomatikman yaratıyordur. Ya da psikopatın tekiyim ülkeye bok atıyom boş yere.. Konjonktür iğrenç bir kelime, ahanda nefretim nesne buldu bir anda..
- Safın tekiyim, çok yakın iki iş arkadaşım sanırım sevgili olma yolunda bunu en son ben anladım. Ama garip oluyormuş bee, biri sorunca farkettim, bunların davranışlar filan bi değişmiş. Kimseye aşık değilken aşık kişiler pek salak görünüyor. Ve tabii ki bu cümlenin kıskançlıkla bir ilgisi var. Kıskancım ve nefret doluyum.. Oyy ben olsam ben de bana yaklaşmam. :)
- Özlem Tekin nerde yaa?
- Kafamda aynı anda 1357 şey geçmesini sevmiyorum. Hatta 2 saniyede bir önceki düşüncemi unutup, "ulan çok güzel birşey düşünmüştüm, neydi" diyebiliyorum. Müzik de cabası, yani fon müziği, devamlı bir plak döner durur ya insanın kafasında güzel şarkı olması şart değil mesela şu anki şu: "saydııım kaç gün olduu, saydıım kaç gece dolduu,saydıım her gün aynıı dööön dön isterseen" ne ki bu şarkı? Kim söylüyordu neydi hiç hatırlamıyorum. Hafıza da hafıza değil ki.. Konsantrasyon desen, deme derim, yok öyle birşey. Gavurların deyimiyle "in the moment" da olamıyorum bir türlü.
- Haneke' nin box setini hala almadım. Bu beni tedirgin ediyor yani daha filmlerini seyretmeden Haneke istediğini yapıyor. Bu arada adamın topu topu 3 filmini seyretmişim. Ayıp be.
- Ulak' a gitmek istiyorum. Ulak, Godot gibi birşey sanırım fragmanından öyle anlaşılıyor. Şark Godot'su..
- 5 kere 5, 25 etmesin, etmesiiin, etmesiiinn..

Wednesday, February 06, 2008

IF IF IF Bağımsız Filmler Festivali


An itibariyle If İstanbul için filmlerimi seçmiş bulunmaktayım. Vatana millete hayırlı uğurlu olsun..

Filmlerim şunlar:
Beş Kuyruklu Tilki Yobi (Five Tailed Fox Yobi)
Kartal Köpek Balığına Karşı (Eagle vs Shark )
Kötü Alışkanlıklar (Bad Habits)
Olumsuz Düşünme Sanatı (The Art Of Negative Thinking )- Adından vuruldum buna.. :)
Hiçbir vücut mükemmel değildir. (No body is Perfect )
Lars Sevince (Lars and The Real Girl)


Tavsiye ederim valla, güzel filmler..
If İstanbul sitesi:
http://www.ifistanbul.com/

Oh baby, çok mutluyum. :)


Not: Foto, Eagle vs Shark' tan.. Çok hoşuma gitti film, bakalım gerçekten güzel mi..

Saturday, February 02, 2008

İçte ve Dışta


Birşeyler değişiyor, içte ve dışta.. Rilke' nin böyle bir sözü vardı, "içte ve dışta ey sevgili" filan gibi..

Olumlu olanlar da var olumsuzlar da.. Mesela,

- Çok sevdiğim, artık ailemden olan bir arkadaşım beraber çalıştığımız işyerinden ayrıldı. Bu Cuma oldu bu olay. Gideceğini biliyordum aslında çoktandır ama Perşembe- Cuma gibi kafama dank etti, nedense insan istemediği gelişmelere kendini hazırlayamıyor. Ya da genellemiyim belki ben istemediğim şeylere inanmamayı seçiyorum. Cuma günü pek feci geçti o yüzden. Onunla tanıştığımızdan beri aynı işyerlerinde çalışıyoruz, istediğim an gidip dürtme lüksümün olmamasına zor alışacağım. Canım D. seni çok seviyorum, biliyorum hiç kopmayacağız ama yine de buruklaşıyor insan. Merak etme yine sana herşeyi yazacağım, tüm ayrıntıları :) ve dumur dumur sorularla seni şaşırtmaya da devam edeceğim sen de beni sürüklemeye ve gerçekleri yüzüme çarpmaya devam et olmaz mı? :) Bir tanesin. Aha duygulandım..

- İşte çalıştığım bölümün bir senedir filan yöneticisi yoktu ve 3 kişi bir senedir müthiş rekabetle yönetici olmak için çabalıyorlardı. İçlerinde çoktandır burada çalışmış, neredeyse 5 senedir yönetici yapılacak denmiş birisi vardı, benim beraber çalıştığım kişi, herkes o olur diye düşünüyordu ama yönetici başka biri oldu. Sarsıcı idi arkadaşım için ben de şaşırdım. Sistem gerçekten gözlerimin önünde 3 kişiyi birbirine düşürdü, birini harcadı.. Çok garipti ağzım açık kaldı. Yani teorik olarak hep biliyor insan ama pratikte karşılaşınca az sarsılıyor. Vay anasını.. Yani 3 ü de maximum kullanıldılar bu bir senede, olamayan arkadaşım 8 yaşındaki çocuğunun zamanından çalıp Pazarları bile işe geldi.. Sonuç böyle oldu işte. Bu da bir çeşit şiddet bence, şiddet illa insanın suratına bir tane çarpmakla olmuyor.

Bunlar dıştakiler, pek de şirin değiller içte ise,

- Artık dış dünyada da neredeyse blogum kadar açık oluyorum daha çok yeni ama sesim daha çok çıkıyor sanki. Şöyle ki ben normalde kapalı bir insanım, çok pis kapalı. Sanki değişiyor o. Çok prematüre ve aslında görünür değil henüz, o yüzden ayrıntı veremiyorum. Devam ederse gelişmelerden haberdar ederim. Çok anlatamadım ama artık kim olduğumu daha çok ortaya koyuyorum sanki.

- Yine az yiyorum, diyetisyen teyzeye yine gittim bana "oo Talisman hanım, beni mi özlediniz?" dedi ben de "Tabii canım, kilo filan bahane" dedim, görüşme boyunca eğlendik biz. Sonra bana ihanet edip, " samimiyetimize güvenerek söylüyorum siz daha önce bu kilo konusunda biraz vurdumduymazdınız artık değilsiniz sanki" dedi, ulen daha yeni samimi olmuştuk. Ben bu cümleye de güldüm. Eh yaptıklarım onu gösteriyordu, kadın haklıydı. Neyse ben de samimiyetimize güvenerek "salata yemek istemiyoruuummm" diye uludum, o da "olur" dedi, o kadar çabuk ve kesin bir zafer kazanmıştım ki tadını çıkaramadım, nasıl yani "olur". Kurtuldum mu ben salata işkencesinden? Hehe ne güsel.. Ha bu geçen hafta oldu, bu hafta yine gittim ve evet iyi gidiyoruz. Bu arada endokrinolog a da gittim ve halen şeker hastası değilim Allaha şükür. Ama insülin direnci düşmekle beraber var, onu da halledeceğiz diyetle işte. İşi garibi kolesterolüm normal. Duy da inanma.. Eheh..


İçtekiler çok fena sayılmaz sanki.. Değişim iyidir zaten canım öyle değil mi?


Rilke' nin bahsettiğim yazısını da buldum şöyleymiş:

" dışta birçok şeyler değişti. ne gibi, bilmiyorum. ama içte ve senin önünde, ey Tanrı'm, senin önünde, içte ey seyirci: rolümüzü bilmediğimizi anlıyoruz, bir ayna arıyoruz, yüzümüzdeki boyaları silip sahte olanı çıkarmak ve gerçek olmak istiyoruz. ama yine de bir maske parçası yapışıp kalmış bir yerimizde, unutmuşuz. kaşlarımızda bir abartma izi durmakta; ağzımızın köşesinde bir kıvrım olduğunu fark etmiyoruz. ve bu halde, dolaşıyoruz ortada; bir maskara ve bir yarım halinde: ne gerçek bir insan, ne de bir oyuncu olarak."


Aaa Rilke işte o bahsetmek istediğim şeye dokunmuş biraz, bu adam sevilmez de ne yapılır. Rilke ile laubali olma Talisman.. -Seviyorum lannn.. -İyi iyi, aa delirdi..

Bu arada "ey sevgili" değil "ey Tanrı'm" mış, neyse uzağa gitmemişiz.

Wednesday, January 23, 2008

Gözüm benimm..


Siz de farkettiniz değil mi göz fetişisti olduğumu? Blogda yazılar için çeşit çeşit göz fotoları-çizimleri koymamdan çıkarmışsınızdır diye düşündüm. Seviyorum göz organını. Çok esrarlı geliyor bana. Devamlı hareket halinde (siz dursanız da) devamlı değişen (gözbebeği büyüklüğü, rengi, parlaklığı), çok hassas, gizli- kapaklı harika organlar..
Kendi gözümü de severim, sizden saklayacak değilim :) Ayrıntısına girmeyeceğim ama gözlerimi özel bulurum. Renginin değişken olmasını severim, bir de saklı (cache :) olmasını.. Artık bu da ne demekse :) Boşverin..
Severim filan ama gözlerimi ortaokulda bozmayı da başarmışımdır. Kendim mi becerdim ben emin değilim aslında ama ailem ısrarla yaz tatili boyunca sabah-akşam, ışık azken-çokken durmadan kitap okumam sonucu gözlerimi bozduğuma inanmışlardır. Ters giden şeyler olduğunda hemen ve daima kendimi suçlamam ailemin eseri olabilir. (Sigmund Freud, analyze this :)) Çözümü de hemen ve daima dışarda aramam ise sanırım benim eserim, bu da kendimi suçlama olduğuna göre ortada bir sarmal var, nalet olsun.. :)
Dün bu pek sevdiğim gözlerimi muayene ettirmek için hastaneye gittim. Yeni gözlük alacağım, numaramı update edeyim dedim. Rutin muayene safhalarını atlattık, sonra gözüme ışık tutarak "sağ kulağıma bak" dedi doktor, ben panik oldum sağ kulağının hangisi olduğunu tayine çalışıyorum (evet sağı solu karıştırırım) o sırada gözüme yedim ışığı, artık görüş açımda tek kulağı vardı, ben de "amaan buna bakayım işte" diyerek ona baktım.
Sonra adam "aaa burda kanamalar varr" dedi, Ne kanamasııı?? Sonra da şöyle bir cümle kurdu: "Hımm şeker yüzünden tahribat olmuş olabilir.." Ben de sesim titreyerek şöyle diyebildim: "Ben de şeker hastalığı yok ki.. İnsülin direnci var sadece" ama o sıradaki sesim Perihan Mağden' in sesinin bir level iyisi, yani düşünün ne kadar kötü.. Tiz ve "ahanda şimdi ağlarım bak görüsüün" sesi.. Doktor da "haa öyle miydi" dedi gayet rahat, adama bak sanki her gün Perihan Mağden' le konuşuyor. Sonra içim rahat etsin benim dedi ve gözlerime damlaları boca etti, siz 15 dakika bekleyin göz dibinizi iyice muayene edeyim dedi.
Ben izafiyet teorisini kanıtlamak üzere koridora çıktım. 15 dakika boyunca kendimle konuştum, suçladım, Allah' la pazarlık yaptım, zaten gözlerimin nemli olmasından faydalanıp biraz zırladım, en çok da nedense, sigara yüzünden kolu bacağı kesilenleri düşündüm. Kendime ettiğim yıpratıcı cümleleri ve küfürleri tekrarlamayacağım, yararı yok. Sadece kendime düşmanca "Bak gözlerime de zarar verdiysen çokk fenaa kızarım." dediğimi hatırlıyorum. Şizofren bir diyaloga girmenin en güzel tarafı bu. Kendi içinizde kızıp kendi içinizde boşalabiliyorsunuz. (I used to be a şizo but we are ok now.)
Sonra zamanı geldi, adam yine ışığa boğdu gözlerimi bu sefer çok pis acıdı ama tuttum kendimi sonra bakıp "aa o kanama değilmiş, damarı görmüşüüm" cümlesini kurdu. Biraz geri çekildi ve huşu içinde "pırıl pırııııl bir retina" dedi. Nasıl da ciddi bir hayranlık içinde, çok komik, ben gevşeyip gülmeye başladım. Sonra diğer gözüme baktı yine neşeyle, "pırıl pırıl bir retina da burda" dedi ve "Hiç bir sorununuz yok, harika bir göz dibi, hiç meraklanmayın" dedi, ben Perihan Mağden' den Leonard Cohen' e terfi etmiş sesimle "teşekkür ederim doktor bey" diyerek çıktım ordan.
Eve uça uça gittim, aynaya bakınca Willow ' la karşılaştım, hani Buffy the Vampire Slayer daki lezbiyen cadı.. Dark Side a geçtiğinde gözleri simsiyah olur onun, yani sırf gözbebeğinden ibaret gibi. Ben de tıpkı öyleydim, gözbebeğim dana kadar büyümüştü damla yüzünden.. Çok garip ve korkutucu.. Tabii ben bayıldım buna, sevinçle kuzenim ve eniştemin olduğu odaya girip "Willow olmuşuum" şeklinde bir çığlık attım. Sonra açıklama yaptım (enişteme Willow 'un lezbiyen yönünden bahsetmedim, sevincimi hayra yormayabilirdi.)
Derken hep beraber neşeyle televizyon seyretmeye başladık. Televizyonu harika göz dibim ve pırıl pırıl retinalarımla seyrettiğimi bilmek içime hafif bir ürperti verdi.. (hani erkek olsam daha pis cümle kurabilirim oraya, ahh nalet olsun Talismann :))
Eheh..
(Not: Allah' la pazarlık maddelerime uyuyorum.)

Monday, January 21, 2008

Mim O Za


Sevgili Gülçincan beni sobelemiş. Ya da mimlemiş.

Mim konusu: Yapmak Zorunda Olduğumuz Halde Bir Türlü Yapmadığımız Kolay İşler..

Hemen ilkini söylüyorum, paltomun kopan düğmelerini dikmek.. Neden bu düğmeleri sağlam yapmıyorlar bilmiyorum. Paltomu aldıktan bir hafta sonra tüm düğmelerini baştan ikisi hariç kopardım. Kendileri evin çeşitli odalarına serpilmiş, benim onları dikeceğim günü bekliyorlar. bense düğme dikmekten kaçmak için parmaklarımı düğme olarak kullanıyor yolda yürürken bir tür teşhirci kıvamında iki elim paltomun iki tarafını tutturur şekilde yürüyorum.

Başkaaa? Giyindiğim odaya bir ayna almak istiyorum, bir türlü alamıyorum. Bir de şifonyerin üstündeki ıvır zıvırın tozunu alıp kutulayarak kaldırmak istiyorum. Evde zaten çok az ıvır zıvır var, onlar bile sinirimi bozdu. Biblo, süs vb şeylerden bahsediyorum.

ADSL bağlantım bozuldu, bir türlü düzeltemiyorum, Türk Telekom beni telefonda çok beklettiğinden sabredemiyorum. Bir kez sabrettim ama telefonda beklerken, gazete okudum, tuvalete gittim, elimi yıkadım, çorba ısıttım daha sonra telefon açıldı. O telefondan da sonuç alamayınca pes ettim. Yapmam lazım ama..

Sanırım bu kadar. Yapmam gereken başka şeyler de var ama onlar kolay değil ;)

Hımm topu kime atsak? Öykücü ve Ekmekçikız a atalım, sonra neşeyle kaçalım..

(Neşe derken? Neşe işte bildiğin neşe, çok mu gücüne gitti? :))

Sunday, January 13, 2008

Sülayman Turan ı da ...


Here comes the rain again

Raining in my head like a tragedy


Yine ondan yapıyorum. Yani hoşlandığım biri- yakın arkadaşım- teşvik eden, cesaret veren ben.. Offf midem bulandı artık, anlatmıycam daha fazla..Zaten anladınız. Öyle sıkıcı ki.

Nasıl bir döngüm var yahuu. Aynı günü dönüp dolaşıp yaşayan biri gibiyim.

Aşağılık komplexim de azdı. Tıpkı bir çıbanın filan azması gibi bu. Bazen gün yüzüne çıkar, kendimi uzun süre bir böcek gibi hissederim, dünyada olmam bile dünyaya bir hakaret gibi. Cerahat gibiyim sanki.

Size bahsetmekten imtina ettiğim birşeyden bahsedeyim mi? Canımı yakan birşeyden? Söylesem sistemimden atar mıyım acaba? Tamam söylüyorum, bir süredir fotoğraf çektirmekten kaçınıyorum arkadaşlarımlayken.. Neden? Çünkü sanki bir harmoniyi bozuyor gibi hissediyorum kendimi. Yani öyle çirkinim ki, fotoğrafta olmam fotoğrafı çirkinleştiriyor, halbuki ben olmasam fotoğraf güzel çıkacak gibi. O yüzden kaçıyorum fotoğraf çektirmekten arkadaşlarımla çıktığımda. İçim bir mağara gibi, dibini bilmiyorum karanlığının.

Evet, aşağılık kompleximin en koyu tarafını da anlattım, şimdi sefil sefil çekip gidebilirim. Hatta siktir olup gidebilirim.

Tuesday, January 08, 2008

Yok, yok..


Az önce arkadaşım "Sinema" dergimi getirdi aşağıdan.. Abone olunan dergiler gelmiş, Sinema dergisini her gördüğümde önce bir seviniyorum sonra beni hiç bir zaman tam tatmin edemediğini düşünüp biraz bozuluyorum. Hep ilgimi az çeken filmlere sayfalar ayırıyor.. Yorumlar az.. Genel havası tam içime sinmiyor. Yine de alıyorum, sonuçta Sinema işte ne kadar kötü olabilir ki?
Masamda sular var içip bitirdim çöpe attım, her gün bir sürü pet şişe harcayıp küresel ısınmaya katkıda bulunuyor içimi rahatatıyorum. Kıyamette payım olsun istiyorum bunu anlamak zor mu?
Akıl hastanelerini düşünüyorum. Küçükken en korktuğum şeydi. Delirmekten korkuyordum deli gibi.. Şimdi korkuyor muyum? Hiç sanmam, delirecek kadar iyi biri değilim, rezilce korkularım, rezil hesaplarım var hayata karşı benim de.. Küçümsediğim hiç bir insandan farklı değilim. Ben de "free will" i ortalama bir evde yaşayabilmeye, yiyeceklere, geçinme anksiyetesi olmadan yaşamaya tercih etmiş bir faniyim. Üstelik tatsız bir şekilde durmadan şikayet edebilme yetimi de kaybetmeden.
Tercihini yaptın sen, daha ne ağlıyorsun? Yoksa hem bu saydığın güvenceleri hem de özgürlüğü aynı anda mı istiyorsun? Aptal olma küçük dostum. Pek çok şey olabilirsin ama kafası çalışmayan biri değilsin.. Küçük anlamsız korkuların, sınırsız Oblomov'luğunla yine de özgür olmayı isteyemeyeceğini biliyorsun sen de.. Derdin günün avunmak değil mi? Peki seni avuturum ben. Bu zamana kadar farklı birşey de pek yapmadım. Delice avunma isteğin yüzünden pek çok saçmalığa imza attım. Değdi mi diyorsun? Bir de gülüyorsun haa, dalga geçiyorsun. Öyle olsun, seni avutmamayı da başarırım belki birgün, niye asıldı ki suratın? Bunun için bu konforlu kendine acıma sığınağından çıkman mı gerek? Bazen kafan da çalışmasa keşke diyorum, bunu da anlıyorsun çünkü ama yine de birşey yapmıyorsun. Hani anlamasan, hissetmesen de seni bu keyifli "kendine acıma- iri laflar etme- Genç Werther' in yandan yemişi gibi hissetme- acılı platonik aşlar (ama kimse böylesini yaşamamıştır)" keyifli salıncağında bırakabilsem istiyorum. Yok huzursuzsun. Her şekilde huzursuzsun. Seni kandırsam bir türlü kandırmasam bir türlü.
Neyse şimdi akşama yetiştirmem gereken işleri yapacağım, sonra? Sonra? Sonra? Sonra? Bilmiyorum. Sonra belki deliririm. Yok delirmem..
(-Başa döndük gördün mü? -Yine avuttum ama seni farkettin mi? -Nasıl? -Belki sonra deliririm diye düşünmek hoşuna gitti.. -Hımm evet ama delirmeyeceğimi biliyorum, eve gidip yemek yiycem en fazla.. -Sen adam olmıycaksın. - Biliyorum :) - Gülmee, hadi bak işimizi bitiremezsek mesaiye kalırsın. - Mesaiye kalırsak delirir miyim? :) - Sussssss)

Thursday, January 03, 2008

Mesela..


Yeni yıl beklentilerim:

- Gogol Bordello ile turneye çıkmak-- Immigrant Punk ı tek başıma söylemek.

- Haneke' nin önce asistanı sonra sağ kolu olmak

- Taner Birsel in başrol oynayacağı bir film çekmek ve kendisinin rolü kapmak için gerekli şartları seve seve yerine getirmesi (eheh)

- Sezgin Kaymaz'ın son kitabının da çok iyi çıkması, "tüm sevdiklerim artık kötü ürün vermeye başladı hüü" bunalımımı yaşamamam (bunalıma sokanlara örnek: Perihan Mağden-Elif Şafak- Fatih Akın- David Cronenberg)

- Bora Bora adalarına gidip yüzgeçlerim çıkana kadar suda kalmak. (Boyu geçmeyen suda, yüzme bilmiyorum da ben.)

- Yeni Zelanda 'yı baştan başa yürüyerek katetmek


Ne oldu? Gerçekçi değil mi? Dünya barışı beklentisinden daha gerçekçi yahuu..

Sezgin Kaymaz' dan umutluyum bak..
Not: Paris'te İki Gün' e gittim. Çok tatlı film, çok güldüm ama onda bile sonunda mutsuz olmayı başardım. İnsan isteyince oluyor vallahi..

Monday, December 31, 2007

Better things will surely come our way


Dont drag me down
Just because youre down
And just cause youre blue
Dont make me too
Although youve found
Beauty more than me
Dont talk to me
About being free

Thats freedom without love
And magic without love
Magic without love

Here were safe
Better things will surely come our way
Here were safe
Better things will surely come our way
You say the magics gone
Well Im not a magician
You say the sparks gone
Well get an electrician
And save your line about needing to be free
Ah, thats bullshit babe
You just wont let it be

You want freedom without love
And magic without love
Magic without love
Yeah

Here were safe
Better things will surely come our way
Here were safe
Better things will surely come our way
Massive Attack

Thursday, December 27, 2007

It's called obsession, can you handle it? (Suede)


-Leylalığımın doruğa ulaştığı bir dönemdeyim.
Önce bankamatikten para çekerken kartımı geri alıp parayı makinada bırakıp çekip gittim. (parayı alıp kartı unutacaklar ı düşünüp kartı önceden veriyorlar ama para çeken birinin parayı unutacağını öngörüp ona göre tedbir almamışlar. Yetkilileri kınıyorum.)
Sonra en yakın arkadaşlarımdan birinin karısının adını unuttum. Bir süredir görüşmüyoruz ben arayıp "nasısın yavrum" demek istiyorum ama karısı hasta idi onu sormam lazım, nasıl sorcam, adını hatırlamıyorum. Off üstelik nikah şahitleriyim ben onların.. İnsan nikah şahidi olduğu gelinin adını unutabilir mi? Sadece düğünde görsem neyse, bir sürü muhabbetimiz de var. Offf neydii? Garip olan bir başka şey bu bilgiye diğer arkadaşlarıma sorup hemen ulaşabilirim ama inat ettim kendim hatırlamalıyım..
-Yanımda oturan iş arkadaşım "su kaçırdık" ın anlamını bilmiyor. Ben neden bildiğim ayıp laf hacmi ile çok gururlanıyorum bilmem. Hatta biri benim bilmediğim bir laf söylüyorsa bozuluyorum. Normal bir durum olmayabilir.
- Dişil özelliklerini çekinmeden gösteren, bastırmak için kıçını yırtmayan straight erkeklere, tıplı eril özelliğini çekinmeden sergileyen kızlara davranıldığı gibi davranmak istiyorum. Yani pohpohlayacak, destekleyecek, bağrıma basacağım. Kendi başıma dünyayı değiştiremem belki ama en azından bir kişi için fark yaratabilirim. (Deniz yıldızı hesaabı :))

- Cumartesi arkadaşlarla komik şapka takılması gereken bir partiye gideceğiz, uzun düşünmeler sonucu en masrafsız ve kolay yolu seçerek kafama yılbaşı çiçeği (hani Gülçin'im senin anlattığın kokina) sarmaya karar verdim. Ama bir arkadaşım onun dikenli olduğunu söyleyince birden İsa olmaya karar verdim. Kafamda dikenli taç olacağından.. Zaten yılbaşı partisinde İsa olmaktan daha mantıklı ne olabilir ki.. Herkes benim doğum günümü kutluyor olacak. Kalbim megalomani ile dolup taşmaya başladı bile.. Hımmm..
- Doğum günü demişken bu sene doğum günüm var (evet her sene olmuyor-29 Şubat olayı) ve geriliyorum. Herkes "oo bu sene doğum günün var, ne yapacaksıın?" diye soracak, bu 4 yılda bir olduğundan doğum gününde çok acaip değişik şeyler yapmalısın baskısı beni geriyor. Gerçi gerilmek için önce birinin sormasını bekleyebilirdim ama ben şimdiden başlayayım dedim.
- Yılbaşı gecesi de çok radikal birşey yapacağım ve marjinal bir insan olacağım. Yani saat 21,00 da yatıp uyuyacağım. Öyle planlıyorum. "Bütün yıl uyuyacaksııın hehee" diyen ilk kişiyi de topuğundan vuracağım.

Tuesday, December 25, 2007

Olduğum gibi kim görebilir beni


Olduğum gibi kim görebilir beni
Ne rengim var benim, ne nişanım
Benim de bildiğim sırlar var diyeceksin ama
Hem o sırlarım ben, hem de o sırları saklayanım
Bu gönül ne vakit durulacak bilmem
Ama şu anda hiç kımıldamadan duran da benim
Yürüyüp giden de ben
Ben bir denizim, kendi varlığı içinde taşan
Uçsuz bucaksız, alabildiğine geniş, kıyısız, hür bir deniz

İki dünya da yok oldu gitti bende
Artık ne bu dünyadan sorsunlar beni, ne o dünyadan
Sen bizim aynımızsın dedim ey can!
Amma yaptın dedi, o da ne demek
Şu gördüklerin hep benim
Yoksa dedim sen O musun?
“Hey, kendine gel! Sus!” dedi.
“Benim ne olduğum dile gelmez..”
Öyleyse dedim sana işte dilsiz, dudaksız konuşan biri
Yoklukta ayaksız yürümedeyim, gökteki ay gibi
İşte sana elsiz ayaksız durmadan koşan biri
“Böyle koşup durmak,” dedi bir ses, “senin nene gerek?”
Bak bana, apaçık ortadayım da gene gizliyim
Sen beni gör asıl beni!
Eşi bulunmaz bir gizli maden olmuşum
Eşi bulunmaz bir deniz olmuşum ben
Tebrizli Şems’i gördüm göreli
Mevlana

Monday, December 24, 2007

Sergüzeşt- i Talisman


Küçüklüğümden beri olağanüstü şeylerin olmasını bekleyerek yaşadım ben.. Mesela tuvalette otururken tuvalet kağıdının dile gelip konuşması, ya da telefonumun birgün aslında büyük büyük dedem olduğunu öğrenmem gibi absürd olağanüstülüklerden bahsediyorum. Ya da büyük bir hırsızlık şebekesini tesadüf eseri keşfetmem ve binbir kahramanlıkla hepsini adalete teslim etmem gibi. Artık bu garabet bekleme hali çok film seyretmekten midir, küçükken "Afacan Beşler", "Gizli Yediler" serilerini neşeyle hatmetmekten midir bilemem.
Ne bileyim Sunnydale gibi olsa mesela yaşadığım yer, hani şu Buffy nin memleketi, adambaşı bir vampir bir demon, süper şeyler. Ya da ben bizzat gitsem Sunnydale e şimdi kalkıp, Spike gibi übermensh varken hazır orda, gitmemle Spike' ı Buffy nin elinden alsam, yok ama ikisi seviyeli birlikteliklerini ortak karar alarak bitirsinler, öyle elinden almak filan hoş değil. Yuva yıkanın yuvası olmazmış ve dahi mutsuzluk üstüne saadet inşa edemeyiz Spikee.. (-Höö? - Tamam Spike tamam..)
Neysem sonra biz çılgınca mutlu olsak, ben Spike' ın gözüne girmek için ona her gece taze kan bulsam, ama tövbe ettiği için insan kanı değil, çulluk kanı efenime söyliyim kuğu kanı filan gibi gurme kanlar, erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer ilkesiyle kendime bağlasam Spike ı.. Sora Spike birgün akıl etse dese ki, "Ya Talismancım, ben senle çok mutluyum ama ben vampir olduğumdan sonsuza kadar bu yaştayım, sen yaşlanacaksın sora Halloween partilere kolumda annem kadar kadınla katılamam ben, gel seni de vampir yapayım" dese.. Ben gözlerimi kırpıştırıp "Hayatım boyunca bu anı bekledim." desem ve mutluluk gözyaşlarına bulansam..
O da "De hadi o zaman" dese ve kanımı içse nazikçe benim de ritüele göre onun kanını içmem gerektiğinden uzun tırnağıyla (aynı anda gitar da çalıyor marifetlim :)) boynunu kanatsa ve ben kanını emmeye başlasam, Spike ın kanı bir tatlı gelse bana, serde oburluk ta var, farketmeden tüm kanını içip bitirsem garibin, sevdiceğim kollarımda can verse..(ayy korktum kendimden)
Sora ben, ah ne yaptım diyerek feryat figan Buffy'ye gitsem, "Böyleyken böyle, senin eski manitayı içtim bitirdim hüü" diye ağlasam.. Buffy "Allah seni Talisman, kokteyl mi içiyorsun tutsana kendini" dese, ben daha çok ağlasam sora Buffy tamam tamam dese, her zamanki gibi koşup Gugıllasa meseleyi, o yaşlı demode adam da -adı neydi- kafam kadar ansiklopediler karıştırsa, sora bunlar, Spike ın geri gelmesi için senin 3 ay durmadan futbol maçı ve sabah programı seyretmen gerek" deseler.. Ben direk vazgeçer gibi olsam sonra aşkın gücü filan zırvalasalar gaza gelip "iyi hadi seyrederim" desem..
Üç ay sora bitmiş bir şekilde Spike ı beklesem, Spike gelince bi kızsa, "ben ruhlar aleminde süper sevgili bulmuştum, bok mu var beni geri getirdiniz" dese, ben ağlayarak "senin için 3 ay maç seyrettim alçak adam" desem, "ooo iyi o zaman, beraber seyrederiz artık, ofsayt ı öğrendin mi kız hehehe" diye iğrenç iğrenç dalga geçse.. Ben hafif pişman olsam.. Sora gerçekten maç seyreden, bira içen, patates kızartmasını eliyle yiyip parmaklarını yalayan, dünyanın en sıkıcı vampir çifti olsak..Ben arada bir bunalıma girip "kirpiğinin tek bir hareketi bile canımı acıtıyor sevgili" filan desem, Spike göbeğini tuta tuta gülse.. Heheheh burda keseyim sıkıldım..
O değil de üstüne onca fantezi kurduk Spike'ın ama ben sarışınları sevmem ki bee.. Neyse olağanüstü olsun canımı yesin..

Monday, December 17, 2007

Hunhar sinema eleştirmeni Talisman


Fatih Akın' ı severim ben. Kısa ve Acısız'ı çok sevdim, Im Juli'ye bayıldım, Duvara Karşı' ya aşık oldum. (Kısa bir aşktı ama, Funny Games filan gibi değil, daha çok bir haftasonu kaçamağı..)
O yüzden "Yaşamın Kıyısında" filmine büyük bir beklentiyle gittim. Biraz da kendimden emin. Hani sinemaya tasasız girersiniz ya, "Birazdan süper bir film izleyeceğim lan, harika valla" hissi.. Sık sık olan bir his değil, sevdiğiniz bir yönetmenin oyuncunun filmine böyle girersiniz. Hani arkadaşınızla tatile çıkmak gibi, abuk birşey yapıp sizi yarı yolda bırakmayacağını bilirsiniz. Bir rahatlık, bir genişlik..
Sonra ne oldu? Hiiç, umduğumu bulamadım, en yakın arkadaşım beni yarı yolda bıraktı, ben arkasından bakakaldım, yine de seviyordum arkadaşımı ama ikimiz adına da üzülüyordum.. (Bak nası önemsiyor kendini, kimsin lan sen? Kimsem kimim sana ne?)
Neden sevmedim filmi? Çok sebep var, maddeliyim mi? (-Ne olur ne olurrr, seviyorum liste yapmayı.. -iyi be iyi)
1- Herşey öyle kör gözüm parmağına ki.. Bir fikir bir düşünce mi anlatılacak baş kahraman bas bas bağırarak söylüyor.. Ama hani sinema dili? Ya da bir kızın annesi hakkında düşünceleri, ilişkilerinin anahtarını veren bir nokta mı açıklanacak, ver annenin eline kızın günlüğünü okusun herşey anlaşılsın.. Olmaz ki yaa.. Bu noktaya tek savunmam var, (kendim suçluyorum kendim savunuyorum) belki de niyeti aslında baş kahraman kızın fikirleri ne kadar içselleştirmeden, ezbere edindiğini asıl derdinin sadece bir mücadele içinde olmak olduğunu ortaya koymaya çalışyor olabilir (ki bunu da bir kahraman söylüyor aynı yazdığım şekilde :)) Ancak böyle ise birazcık daha az kör gözüm parmağına olabilir.
2- Karakterlerin hiç biri layıkıyla işlenmiyor. Sadece "Yeter" karakteri, ki kendisi kafadan filmin kahramanı zaten.. Çok etkileyici. Onun dışında ne Nurgül Yeşilçay' ın oynadığı karakterin değişimini içinize sindiriyorsunuz, ne de Lotte' nin.. Bunun sebebi de bence senaryonun dağınık durması, çok şey anlatmak isterken karakter üzerine çok yoğunlaşamaması..
3- Çok boşluk var, neden her gelen yabancı İstanbul' a yerleşmeye karar veriyor mesela?
4- Yönetmenin anlatmak istediği şeyi tam özümsemediğini hissettim. Daha önce "The Fountain" için de benzer şeyi söylemiştim.
Sözün özü içinde pek çok hoşluk barındırsa da (Kazım Koyuncu ile açılıp, onunla bitmesi, çok güzel iki yanı ağaçlıklı yol sahneleri, çok güzel bitiş karesi ve bitiş mantığı (biraz Haneke'nin Cache'sini hatırlattı bana.) )yine de beni -belki de sözkonusu kişi Fatih Akın olduğundan- tatmin edemeyen bir film seyrettim. Pişman değilim.

Not: Nejat İşler'in neredeyse kendisini oynadığı birkaç kare de güzeldi.

Sunday, December 16, 2007

Kapı- Duvar


"Bazı insanların çok aptalca davranabileceklerini düşünüyorum. Onları altı kapısı olan bir odaya kapatıyorsun, kalkıp kendilerini duvara çarpıyorlar ve sonra da yakınma cüretini gösteriyorlar."

Susannah, "Kapıların arkasında bekleyebilecek şeylerden korkuyorsan" dedi, "Belki o zaman duvarlara çarpmak sana daha güvenli gözükür."

Eddie başını salladı: "Belki."

Kara Kule III- Çorak Topraklar

Stephen King

Tuesday, December 11, 2007

Angst


Etrafa bakıyorum, kendimi yabani bir hayvan gibi hissediyorum. Herkes resme uyuyor ben uymuyorum gibi. Görüntüde uyuyorum halbuki. Açık ofis, etrafımda bir sürü insan, aynı tip masalarda aynı PC koyuş şekli, aynı kalemler, aynı telefon, telefon PC açısı bile genelde aynı. Kızlarda küçük ıvır zıvır süs eşyası bende de bir balıklı küçük kutu var mesela içinde yazın topladığım beyaz taşlardan var, bakıp yazı hatırlarım diye getirmiştim onları buraya, hiç bakmıyorum, yazı hatırlamıyorum, yazın hatırlanmaya değecek olduğunu da düşünmüyorum. Takvim de aynı bu arada, şirket dağıttı, üstünde şirket logosu var herkeste aynı ay açık, eh bu normal herkes aynı ayda, benimki sık sık geri kalıyor, takvime pek bakmıyorum, bakana şaşıyorum. Bayrama 1 hafta kaldığını az önce öğrendim, yılbaşına da az var, bu ay sonu yılbaşı... Az önce şirkette koca bir plastik çam ağacını süslediler. Böyle faaliyetlere ağzım açık bakıyorum. İşgüzar birkaç tip, ciddiyetle süsleri ağaca astılar, biri sonunda dakikalarca kar spreyi ile kar yağdırdı üstüne.. Yüzünde yine aynı ciddi ifade. "Çam ağacına kar yağdırıyorum ve bunu çok önemsiyorum" bakışı.

İş arkadaşımı sevgilisi arıyor telefondan bunu görebiliyorum, o yokken ben açayım diye tasarlanmış telefonlar, tabii sevgililerin telefonlarını açmıyoruz, özel hayata bir yere kadar saygılıyız. O yer neresi bilmiyorum, değişiyor.

Yanımda yeni gelen bir kız oturuyor, çok ürkek, bana bilgisayarına nasıl printer tanımlatacağını sordu, ben yapayım dedim ama bir türlü olmadı, mahçup oldum. O ürkek, ben mahçup. Şimdi sessiz oturuyoruz.

Burda olmak istemiyorum, başka bir yerde de olmak istemiyorum.

Ellerimi yüzüme götürüyorum, ellerim kahve kokuyor, kahve kokusu güzel. Küçük mutluluklar vırt zırt muhabbeti vardır ya, "kahve kokusu işte hayatım, bununla mutlu olabilirsin, büyük mutluluklar arama, bazen bir gülümseme yeter " kusmak istiyorum bu edebiyata. Küçük mutlulukların her birinin üzerine. Büyük mutluluk da istemiyorum küçük de.. Mutluluk ne onu bilmek isterdim ama.. Doğuştan mutluluğu..Bazıları öyledir, içlerinde barışla gelirler dünyaya ya da mükemmel ebeveynleri olduğundan bilemiyorum. Bu kafa ütüleyen saçma bunalımlardan uzak yaşarlar, hayatı olduğu gibi kabul ederler ve üstlerine düşeni yaparlar. Küçümseyerek söylemiyorum, kinaye etmiyorum, bunlardan olmak isterdim. Kendimle bu kadar kavgalı olmayı istemiyorum aslında, inanması zor olsa da. Çünkü pek mutlu gibi duruyorum bu nefret kuyusunda. Yok memnun değilim bundan. Alternatifini de istemiyorum ama, yani düzelmeyi. Düzelmeyi gerektirmeyecek şekilde doğmuş olmak isterdim o kadar. Yapboza aslında uymayan bir parçayı kanırtarak sokmak istemiyorum.

Ha bunları yazdıktan yarım saat sonra yine sırtararak maskaralık yapmaya başlayacak mıyım? Başlayacağım, bu da beni bitiriyor işte. Az bir denge bee. Bir parça, ne olur..Hani az içiçe geçin, aynı yoğunlukta gelmeyin üstüme.


Yine kar yağdırıyor bunlar, ben bunları döverim var yaa..