Monday, November 16, 2009

Modern Zaman Cadısı



Şimdi, olayı biliyorsunuz sanırım, Fenerbahçeli bir taraftar kadın Galatasaray maçında el hareketi yapmış. Orta parmak. Sonra olaylar filan olmuş işte, çok sıkıcı. Yani bildiğin taraftarların birbirine girmesi. 100 bin yıldır olan şey. Bu kadın da olayları başlatan kişi olarak damgalanmış, gazetelere taşınmış, ifade vermiş.

Çok komik değil mi yaa? Bir maçta yapılabilecek en masumane hareketlerden değil mi bu? Herkes galiz küfürler etmiyor mu? Ortalıkta pet şişeler uçuşmuyor mu? Zaten kadın suratıma bozuk para geldi, sonra yaptım diyor. Bozuk parayı saçan vandal değil de el hareketi yapan kadın başlatmış olayları.
Tabii ki olay bunu yapanın bir kadın olması. Yani sen kalk, erkeklerin mekanına gir, hatta mabedine, kutsal evine, (üstelik süs eşyası olarak da girmemişsin, maçta güzelliği ile dikkat çeken cici taraftar kız da olmamışsın) sonra o kutsal evde tamamen erkeklerin alanı olan el hareketlerine girmişsin. Yakılacak kadınsın. Bu kadarla yırttığına şükret.

Üzgünüm ama kadınlar da küfrediyor, el hareketi yapıyor, sinirlenince benzer tepkiler verebiliyoruz. Küfür edilsin süperdir filan demiyorum, herkes kendi bilir ama aynı hareketin beş beterini erkekler yaparken birini sırf kadın diye yaftalarsanız komik oluyorsunuz.

Bu arada süper okuyucu yorumları var, benim dediğim noktaları süper özetleyen:

1- Haddini bil mesajı:

murat savas (Tüm Yorumları)
17.11.2009 09:03:48
Son dakikaya kadar o taraftar küfür etmedi de ne oldu son dakikada ? o Bayan gerçi bayan demeye dilim varmıyor rezilliği çıkarana kadar.Zaten stresli maç.Ortam gergin.Herkes salonda terden bayımış ne luzumu vardı ? Tamam erkek kadın eşittirde ..bu kadarda değil :)

2- Yaşlısın evlenemişsin, bu her hareketini açıklar zaten mesajı:

Ümit Eren (Tüm Yorumları)
17.11.2009 09:01:18
40 yaşında kadın..42 yaşında erkek arkadaşı ile birlikte..Deplasman maçına gitmesi englellenmiş bir maça gidiyorlar. 2 kişi ile sözde basketbolcuların yalnızlıklarını gideriyorlar. Demek ki basketbolcular da bunları tanıyor. Sonra ortaparmak yapıyor. Aile olamamış bu yaşta holigandan ne beklenir?

3- Cinselliğinle aşağılarım, ağzını kapar oturursun mesajı:

tamer güneş (Tüm Yorumları)
17.11.2009 08:58:32
Tahrik olmuşsunuz bu belli.Umarım tatmin de olmuşsunuzdur.

4- Kibar, "ama bir kadına yakışır mı" mesajı:

sebahattin uzun (Tüm Yorumları)
17.11.2009 08:44:33
Hanım efendi bakın, sizin tahrik olma gibi bir hakkınız yok,eğer tahrik olur kabahat yaparsanız, karşılığı cezadır.maç sizin yüzünüzden çığrından çıktı varmı böyle bir hakkınız,sizin yaptığınız haraket bir bayana yakışıyormu,yakıştırdınızki yaptınız ,hiç sağa sola suç atmayın suçun kaynağı sizsiniz

5- Güzel bile değilsin, geber mesajı:

Salim Karaer (Tüm Yorumları)
17.11.2009 06:43:03
Kızım seni kım tahrik eder tahrık edenın gözlerı bozuktur =) + hepinizde birer galatasaray fesatısınız boşuna kendını yorma eii gunler =) F7 F5 28 yıldan beri kupa alamassanız aga böle fesatlıklar çıkar içinizde bizde güleriz =) EZİKLER

6- Bir tane de haksever, öpüyoruz gözlerinden :)

Bekir Yavuz (Tüm Yorumları)
17.11.2009 07:42:05
Erkekler herzaman yapıyorlar. Aynını kadınlarda yapmış ne olmuş sanki.








Thursday, November 12, 2009

KABUS


Dünden beri korkunç bir kabusun içindeyim. Ruhsal hezeyan filan değil, gayet pratik, fiziki bir hadise.

Mutfağımı kurtlar bastıııı..!!

Kaynağı da bulamıyorum. Resmen kurtlandım. Üstelik mutfağım en temiz dönemlerini yaşarken. Kabus bu. Kurtlar ilerleyip tavana çıktııı.. Korkudan mutfağa giremiyorum. İlaçlama firması yarın gelecek ama o kaynağı bulmalıyım ben. Annem dolapların birinde kuru patlıcan olacaktı odur dedi. Şimdi onu arıycam. Uff kafama düşecekler yaa. Dün gece deliler gibi ağladım.

Bugün de biri cebimden aradı, "Emniyetten arıyorum hamfendi, kimle görüşüyorum" diyor, "ulan emniyetten arıyosun kimi aradığından haberin yok mu? " ben de tabii "siz kimsiniz" filan dedim. Bu bir celallendi, arkadan siren sesleri filan da geliyor, "emniyetten diyorum hamfendi emniyetten" deyip bas bas bağırarak küfretmeye başladı. Şok oldum, can havliyle kapadım. O neydi yaa öylee?

Çok garip herşey. Hayırdır inşallah, hayırdır inşallaah!

Wednesday, November 11, 2009

Evet


"Ey insan!
Bu kitabı sana ithaf ediyorum. Başının üstünden büyük bir rüzgâr geçiyor. Yalancı bir fecirle başlayan asır kararıyor ve sana tek ümit ışığı olarak en kuvvetli kaynağı uranyum'da değil, senin ruhunda sıkışmış maddeden koparıp çıkardığın korkunç tahrip âletinin patlayışıdan yükselecek alevi bekletiyor.

Ey bahtsız! Tarihin hiç bir devrinde kendine bu kadar yabancı, bu kadar hayran ve düşman olmadın. Laboratuarında aradığın, incelediğin, oyduğun, dibine indiğin, sırrını deştiğin herşey arasında yalnız ruhun yok. Onu beyin hücrelerinin bir üfürüğü sanmakla başlayan müthiş gafletin, otuz yıl içinde gördüğün iki muazzam dünya harbinin kan ve gözyaşı çağlayanlarında en büyük dersi arayan gözlerine bir körlük perdesi indirdi.

Bırak bu maddeyi, boğ şu ölçü dehanı, doy şu fizik ve matematik tecessüsüne, kov şu kemmiyet fikrini, dal kendi içine, koş kendi kendinin peşinden, bul onu, bul kendini, bul ruhunu, bul, sev, bil, an, gör, kendi içinde gör Allah'ını. Kendine dön, kendine bak, kendine gel. Aptalca bir konfor aşkından doğduğu halde herbiri daha korkunç bir dünya harbi hazırlayan teknik mucizlerinin yanında, senin iç zıtlıklarını elemeye yarayacak ve seni kendi kendinle boğuşmaktan kurtaracak ruh mucizelerini ara. İnan mânevîlere ve mukaddeslere, inan! Onlar hakkında bu kadar küçükçe düşünmekten utan! Her sezilen derinliğin ifşa ettiklerini düşünmekten bile seni alıkoyan tabiatçı metodlarını fırlat ve bitlenmiş elbiseler gibi at.

Ortaçağ papazında haklı olarak ayıpladığın darkafalılığın anlayış sınırlarını daha fazla darlaştıran beş duyu idrakinin kapalı dünyası içinde kalma..."


Peyami Safa, Yalnızız

Tuesday, November 10, 2009

Sevgi- Bedel



Sanırım tarihin her döneminde bir "Eskiden böyle değildi. Daha iyiydi." tribi var gördüğüm kadarıyla. O yüzden "eskiden şöyle iyidi, böyle iyiydi." sözlerine pek prim vermemeye çalışırım. Ama şimdiki geçiş dönemimize baktığımda kendime göre bazı olumsuz şeyler görüyorum. Yazacaklarıma başlamadan önce şunu ileteyim kendimi bu yazacağım durumlardan azade, ayrı tutmuyorum. Yani ben süperim ama zaman kötü tarzı bir durum yok.
Genel bir gözlem benimkisi.

Bahsetmek istediğim şey insanların sevdikleri zaman, sevdikleri için bir bedel ödemeyi toptan reddetmeleri. Eskiden daha fazla görülen birşeydi sanki, sevginin bir bedeli olduğunu bilmek, ona göre davranmak. Ama artık sanki hiç kimse sevdiği için bir şekilde kendi isteklerinden taviz vermeye, fazla emek harcamaya yanaşmıyor. Aşık olduğunu söylüyor insanlar ama aşık olunan kişi için hiç bir özel emek, kendi yaşantısından taviz vs düşünülmüyor bile.

Başta verilen emekten bahsetmiyorum. Yani tavlama emeği, kendini ilk anlatırken biraz da heyecanla verilen emek, efendime söyliyim av-avcı olayları emeği değil kastettiğim. Birini gerçekten sevdiğinde verdiğin emek. Sevginin sürmesi için, gelişmesi için verilen. Ve kimse değişmek istemiyor karşısındaki için. Değişmekten kastım utangaç mizaca sahipken birden parti kızı olmak filan gibi kişilik değişmeleri değil. Kimse yaşam tarzından taviz vermiyor. Bunu istemiyor. Bu bir nevi özgürlük kısıtı gibi düşünülüyor. Tabii ki insanlar tüm özel zevklerinden efendim hobilerinden vazgeçsin her dakikayı beraber geçirsin demiyorum ama bir orta yol bulunabilir, seviyorsan bedel ödenebilir diye düşünüyorum.

Artık bedel ödemeye gönülsüzlüğü ben "bu dünyaya geldiysen her zevki tatmalısın, her ortama girmeli, her yerden bal almalısın." anlayışına bağlıyorum. Sanki mecburuz zevk almaya. Sanki mecburuz çalışmaya, çalıştıktan sonra türlü çeşit hobi bulmaya, oraya girmeye, şurdan çıkmaya.
Yoksa birşeyler kaçıyor, hayat kaçıyor gibi hissediyoruz.

Durup düşünsek aslında, dünya elips eski bir gezegen değil de, sulu kocaman kırmızı bir elma mı? Biz ömrümüz yettiğince sulu elmayı dişleyip, ölmeden bitirmeye çalışıyoruz. Elmasını usul usul yiyen yadırganıyor, acele ile, telaşla peşpeşe ısırıklar alıyoruz. Elmanın tadını seven var mı soran yok? Amaç bitirmek, aklımızda duracağına midemizde dursun.

Hayat bu mu?

Bu şekilde olunca kimse durup, sevdiği (sever gibi olduğu diyelim) biri karşısına çıktığında buna gereken önemi, emeği veremiyor. Hayat kaçıyor çünkü. Hem bu modelin daha üstü varsa ya? Bununla oyalanırken onu kaçırıyorsa? Şöyle söylemler de vardır ya, "3 senemi verdim ama şöyle böyle olmadı." O 3 sene kıymetli. Peki o 3 sene nasıl geçti? Güzelliği yok muydu? Mutlu olmadın mı? 3 sene yüzünden hayat projesi aksamış oluyor.
Hayat cidden bir proje mi? Milestone' ları olan, zamanında tamamlanmadığında sorun çıkan bir proje mi?

Daha yazacaktım ama böyle acıklı tonda yazmaya devam edemedim.. Zaten DOT umun oyunları çıkmış. Bu Cuma "Shopping and Fu..ing" e gidiyorum. Bir neşe sardı içimi. Hayat da projeymiş değilmiş şu an ..ikimde değil.

Hehehe dandik bir dengesizsin diyorsanız 1 i, yok canım normal diyorsanız 2 yi, de get diyorsanız 3 ü tuşlayın.

Monday, November 02, 2009

Kısa.. Kısa..


- Kış mevsimini günahım kadar sevmiyorum. Yağmuru da sevmiyorum. Bütün yağmur romantiklerine burdan "emin misiniz?" diyorum. Islanmayı sevmiyorum. Şemsiyemin ters dönmesini sevmiyorum, bereketse bereket, tarlaya yağsın baraja yağsın, seçici olsun. Yağmurda seçicilik istiyorum.


- TNT de her gün 18,30' da "Kuzeyde Bir Yer" dizisi çıkıyor. "Kuzey Işıkları" adıyla. Ohh ne güzel oldu bulduğum. Neşeyle seyrettim. Nasıl severdim bu diziyi ben.


- Terapistin önerisiyle yemekle olan ilgimi daha üretken bir şekle büründürerek çok yeme tehlikemi bertaraf ediyorum. Yemek yapıyorum yani yemek düşünmek ya da yemek yemek yerine. Yaptığım şeyi yiyorum tabii de aşırı yemiyorum. O aşırı istek gitmiş oluyor yaparken. Eskiler buna "kokusundan doymak" filan diyor. Bir bildikleri varmış. Çok işe yarıyor. Hafta sonu bir balık buğulama yaptım, parmaklarımı yedim. Maharetliymişim de maşallah. Bir de yemek programları filan izleyip not alıyorum. Görüntüden de doyuyorum, çok acaip. İnsan ilgilerini cidden daha yararlı mecralara kaydırabiliyormuş. Zayıf bir gurme olup çıkıcam böyle devam ederse. :)


- "I wanna do bad things with you". Durun kaçmayın bişey yapmycam şu True Blood dizisinin müziğinden bu sözler. İlgimi çekiyor bir türlü seyredemiyorum diziyi. Güzel gibi, vampir fetişimi doyurabilir ve fakat twilight gibi ergen bişiy çıkmasından korkuyorum.


- "Lie to me" güzel, Tim Roth zaten sevdiğimiz hurmet gösterdiğimiz bir abimizdir. House kadar olamaz ama. O bir tane.


Ay boş boş şeyler yazdım sanki, eh hayat boş demiştim.

Bir şiir attıralım bari:


Sen kaçan ürkek bir ceylansın dağda

ben peşine düşmüş bir canavarım.

istersen dünyayı çağır imdada

sen varsın dünyada birde ben varım

seni korkutacak geçtiğin yollar

arkandan gelecek hep ayak sesim

sarıp vücudunu belirsiz kollaren

seni yakacak ateş nefesim

kimsesiz odanda kış geceleri

için ürperdiği demler beni an

deki odur sarsan pencereleri;

deki rüzgar değil odur haykıran

göğsümden havaya kattığım zehir

solduracak bir gül gibi ömrünü

kaçıp dolaşsan da sen şehir şehir

bana kalacaksın yine son günü

ölürsün kapanır yollar geriye

ben mezarla sırdaş olur beklerim

varılmaz hayale işaret diye

toprağında bir taş olur beklerim.


Necip Fazıl' dan "Bekleyen" şiiri.


Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam. Efkarlıyım a.q.



Tuesday, October 27, 2009

Şimdi ne olacak?


Garibim. Pek iyi değilim.

Hayatım değişti o kesin, daha doğrusu gözlerim açıldı.

Bu yemek bağımlılığı ile ilgili. Bu sır değil, uzuuun bir süredir yemek bağımlısıyım ben. Şık olsun diye böyle demiyorum. Gönül rahatlığı ile de tabu kelimeyi kullanabilirim. "ŞİŞMANIM". Büyük harfle şişman. :) Ama yemek bağımlısı diyorum özellikle, vurgulamak istiyorum çünkü. Çoğu insan çok yemenin bir bağımlılık olduğunu, sigaradan, uyuşturucudan farklı olmadığını bilmiyor. Yani sigara bağımlıları daha fazla saygı görür şişmanlardan, hele uyuşturucu bağımlıları daha bir el üstünde tutulur. Daha romantik ve mağdur kahramanlar gibi görülür. İnsanlar sempatili acıma duyarlar bu tip bağımlılıklara. Ama şişmanlara sempatili acıma değil, nefret acıması gösterilir genelde. Bir sürü insanda var bu. Söylem de şöyle birşey: "Boğazını tut be, yani bu kadar mı zor bir boğazı tutmak." Zor a.q. Bildiğin herhangi bir bağımlılıktan vazgeçmek ne kadar zorsa bundan da o kadar zor.

Neyse konumuz bu değil. Sadece bağımlılık olduğunu vurgulayıp geçicem.İşte son zamanlarda normal yiyorum ben. Zayıflıyorum da. İnşallah sonuna kadar da gidicem çünkü ..öt korkusu kolay değil. Belim incinip de zor hareket ettiğimde artık fazla yemek yemek diye bir opsiyonum da kalktı. Kaldırdım yani. Yok artık öyle birşey. Fazla zorlanmadım da. Zaten az
yemiyorum. Sadece eski yediğim gibi yemiyorum.

Eski yeme biçimimi de kısaca tarif edeyim. İşten eve dönerken, bakkaldan çekirdek (bitirmesi uzun sürüyor diye), pop kek, eti negro, bazen Nutella ve bitmişse mısır gevreği ile süt alınır. Bazen de bunların yanına cips ve kola. Eve gelince önce telaşla Dominos aranır ve bir ortaboy İtalyan Pizza ile Chicken Wedges sipariş edilir. Onlar gelene kadar boş kalmamak için, cips veya mısır gevreği ile süt atıştırılır. Aynı anda birşeyler seyredilir. Sonra pizza ve tavuk gelir. Önce tavuk bitirilir arada bir çikolata molası verilir. Pop Kek filan yenir. tatlı sevdiğimden değil, cidden çok düşkün değilim, bu hareketin sebebi pizzanın lezzetinin tatlıdan sonra keskinleşmesidir. Sonra Pizza yenir arada aynı amaçla tatlı molaları verilir. Bittiğinde tatsızlık, ağırlık ve suçluluk duygusu çöker. Haz kısmı en fazla 10 dakikadır. Daha fazla değil. Ağırlığa az derman olsun diye nefret edilen Kola içilir. Cidden kola sevmem. Ama burda amaç sevilen birşeyi yemekten çok bu ritüeli sürdürmektir zaten. Belki pizza bile sevmiyorum ama bunu anlayabilecek bilinç
düzeyinde değilim o sıra. Sonra çekirdek yenir. Onun esprisi, mide şişken de yenebilmesi ve uzun sürmesidir. Olay devamlı yenecek birşeyin bulunması ile ilgili. Tam anlamıyla bir tören-şölen-ritüel tarzı birşey bu. Ayrıca inanılmaz birşey yaa. Şu hale bak. Ve yalnız olmalı insan bunu
yaparken, yalnızlık gerekiyor bunun için. O yüzden bazen annem, ablam bende iken kendimi çok kötü hissettiğimi biliyorum. Gitsinler de kendi dirty little dünyama geri döneyim diye.

Yaşamayan bunu bilemez. Anlayamaz da. En iyi niyetli reaksiyon bile, "ooo abicim dünyayı yemişin, keyif sendeymiş" filan gibi bir reaksiyon olur. Bunun zevkle, keyifle hatta yemekle ilgisi yok. Damak tadı ile de. Dediğim gibi haz en fazla 10 dakika.Nasıl anlatmalı bilmem. En iyisi boşvereyim.

Şimdi ne yapıyorum? Basit. Sabahları bol peynir, iki dilim ekmek, az zaytin ve bol domates- salatalık- biber yiyorum. Öğlenleri bir tabak çorba ve ana yemek, bir dilim ekmek, akşam da öğlenin aynısı. Mümkünse bir öğün sebze bir öğün protein yiyorum. Olmazsa sebzeye biraz peynir koyuyorum.

Hepsi bu. Ve elbette zayıflıyorum. Zor mu? Elbette zor. Ama belimin korkusu onu bastırdığından sanırım ve bir de belim ilk başlarda çok kötüyken bu yemek işini düşünüp döktüğüm
gözyaşlarından olsa gerek, çok da zorlanmadan ritüelimden ayrı kalabiliyorum. Şimdi eski tarz imkansız geliyor hatta. Birşeyler değişiyor işte. Bazen kötü birşey yol açıyor buna ama sonucu olumlu oluyor filan.

Ama bu bir başarı öyküsü değil, biraz daha hüzünlü bir öykü. Ben bu bağımlılığım gidince birden "boş" yaşamımla karşılaştım. Önceden kafamı devamlı meşgul eden "yemek" kavramı vardı. Ve bu bağımlılık yüzünden hayatımın zorlaştığını, pek dertli olduğumu, bu olmasaydı hayatımın nasıl da güzel olacağını filan düşünüyordum. Sonra eşitlikten yemekleri çıkardık ve voila, hayatım bildiğin boş, boktan bir hayatmış len. Bağımlılığın olmaması beni hayatımla yüzleştirdi. Gördüğümü beğenmedim. Hele bu aralar hep mesaide olduğumdan baktım hayatım şöyle birşey: Sabah aynı saatte kalk, egzersizlerini yap, kahvaltını yap çık. Eve akşam geç saatte lanet ederek dön, bir yandan da acılar içinde ol, (çok oturunca belim acıyor) sonra abuk gubuk şeyler seyret, sevgilini ara, uyumamaya çabala, sonunda uyu. Böyleymiş benim hayat.

Şimdi "eee sen ne sanıyordun ki ya..aam" diyebilirsiniz. Ama ben bunun acısını pek hissetmiyordum kii, benim yemeklerim, yemeğe özgü acılarım vardı, onlar gidince mutlu olcaktım.

Anlatabildim mi emin değilim. Çok kötüyüm şu an. Yemeğin yapamasam da bir çaresi vardı, bunun yok. Çok garibim. Gece deli gibi ağladım. Durduramadım kendimi. Off anlatamıyorum.

Monday, October 19, 2009

Sıkıldım.


- Belim iyi, maşallah, soranlara teşekkürler. İlk iş günleri çok kötüydü ama, gece eve geldiğimde ağlıyordum acımdam. Of neyse ki iyi şimdi. Allah kimseye vermesin, çok pisti çok. Bir de insanda "hiç iyileşemeyecek miyim lan ben?" psikolojisi uyanıyor, o fena. Neyse iyice geçsin gitsin inşallah.Amma inşallah maşallah dedim haa, Allah kıs kıs gülüyordur bana.


- Sevgilime gıcık oluyorum. Böyle klasik ve karikatürize bir kadın haline gelmiş olmak istemiyorum ama beni benim aradığımdan daha az aradığı hissiyatındayım. Arada ufalıyorum adamcağızı. Yakın bir arkadaşım, erkeklerin hep öyle olduğunu, bu sevmediklerini göstermediğini filan söyledi. Ama bana neee? Bana ne? Ben göstersin istiyorum, o kadar. Aklıma gelen herşeyi hiç filtresiz söylediğim için sevgilim de bu durumun fazlasıyla farkında ama ben agresifleştikçe o da inat ediyor, birazcık "trouble in paradise" durumu. Neyse bakalım. Uzlaşmacı filan olamam, pasif agresif de olmam, "he canım, oldu canım" deyip içimde negatif hisler de besleyemem. Barut gibiyim yaa, karşıma çıksa direk yumrukluycam. Biraz da görememekten oluyor aslında. Off off bir make up sex bile yapamıyoruz ya, ben daha ne diyim. Şimdi böyle deyince de "haha sevişmemek sinir yapmış" diyenler çıkar belki. Şimdiden o diyenlerin taaaa.... Önlemimi alayım, neme lazım.


- Şu keywordlerle bloguma gelenler hakkında hiç yazmadım ama iki tane örnek beni çok güldürdü. Onları yazmak istiyorum.Biri "ben de varım pornoya" diyerek gelmiş bloga. Yürü be diyorum kendisine, kim tutar seni. Yani çok çocuksu ve coşkulu geldi bana. Bir de "mariya hi diye çıldıran adamı dinle" var. Heheheh kimdi o adam sahiden, ben de bilmiyorum, ama şarkıyı anladım.


- Sıkıldım ben aslında. Genel anlamda. Hastalıktan "Filmekimi" ni de kaçırdık. Çok oturmuyum dediğim için sinemaya gidemiyorum. Uzun süre o perdeyi görememek bende çok pis sinir yapıyor. Gerçekten bağımlılık gibi. İstiyoruum, istiyoruum. Bir sürü istediğim film var. Haneke' nin son filmi, Park Chan Wook' un son filmi, Zeki Demirkubuz' un "Kıskançlık" filmi, "Up".. Daha bir sürü aklıma gelmeyen film. "Çağan Irmak, "Mustafa hakkında herşey" ayarında film yapmış" diyenler var, "Karanlıktakiler" i de merak ediyorum. Hufff.. House da başlamadı. Hayat damarlarından biri kopmuş Türkiye gibiyim dostlarım.

Böyleyken böyle.