Friday, December 25, 2009

Aşk üç kişiliktir!


Aşk gerçekten üç kişiliktir ama bu üçüncü kişi başka bir insan- rakip filan manasında değil.

İki kişi aşık olduğunda üçüncü bir kişi, bir persona yaratırlar. Bu ilişkidir. Gerçek bir insan gibi doğum tarihi, karakteristik özellikleri, belirli tepkileri, sıkıntıları vardır.

O yüzden aşk bittiğinde hissedilen ölüm acısıdır aslında, yaratılan persona ölmüştür, gerçek bir insanın ölümü gibi yıkıcıdır, aynı acıyı verir.

İlişki sırasında taraflardan biri kendi varlığını bu persona içinde eritti ise, yani kendini yok edip o personada yaşamaya başladı ise ayrılık o taraf için iyiden iyiye acı vericidir, iki kişi birden ölmüştür. Kendisini yeniden var etmeye uğraşması, parçaları birleştimesi ve yeni bir insan yaratması gerekmektedir devam etmek için. Bu yaratılan insan genelde eskisine benzemez.

Eğer her iki tarafta kendini yok etmediyse ayrılık gerçekleştiğinde ortaklaşa yarattıkları üçüncü şahsa ağlarlar ama diğer duruma göre kolay atlatır, kendi benliklerinde devam ederler yollarına. Ama bu, kendini ilişkide öldürüp de sonra yeniden yaratmak zorunda kalan insandan daha iyi durumdadırlar anlamına gelmez asla.

Her iki tarafta bu üçüncü varlıkta kendi varlıklarını yitirirlerse aşk hiç bitmeyebilir. Buna tasavvuftaki kendi benliğini aşk içinde eritme gözüyle bakarak yüceltedebiliriz ya da kendi benliğini korumayı beceremeyip ortaklaşa yaratılan garabet bir hünsa üzerinden hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar gözüyle bakarak yeredebiliriz.

Belki her ikisi veya hiçbiridir.

Tuesday, December 08, 2009

Endişeli Peri' nin Mimi


Sevgili Endişeli Peri mimlemiş beni. Endişeli Peri özeldir. Bir yazısını okuyunca arşivine daldırtanlardan. Sağolsun beni düşündüğü için. Hemen ciddiyetle cevapladım. Virgilius gibi oturup violence güzellemesi yazmadım yani. (Canım benim) :)


1. Şu an okumakta olduğunuz kitap nedir? Kısaca konusunu anlatır mısınız?


Şu anda birden fazla kitap okuyorum. Kitaplar evin çeşitli yerlerine dağılmış durumdalar ve yerlerine uygun zaman dilimlerinde okunuyorlar. :)

Yatağımın başucunda "Kadının Evrimi" var. Yazarı Evelyn Reed. Daha çok antropolojik bir kitap, bana hiç bilmediğim şeyler öğretiyor. Mesela ben hep insanlar önce ensest yaşamıştır sonra çocuklar filan yamulunca değiştirmişlerdir diye düşünürdüm. Alakası yokmuş aksine kan bağını geçtim aynı klan içinden bile erkeklerle kadınlar beraber olmuyormuş, anca klan dışından. "Bizim mahallenin kızı" kavramının kökü baya bir eskilerde imiş. Yamyamlık tabusu da çok ilginç mesela, eski çağda insanlar yamyam olduklarının farkında değillermiş çünkü bizdeki gibi bir insan-hayvan ayrımları yok. Totem hayvanları ve kendi klanlarının içindeki insanlar "insan", klan dışı insanlar ve totemleri olmayan hayvanlar "hayvan". O yüzden klan dışı bir insan yediklerinde hayvan yediklerini düşünüyorlar. İşte böyle ilginç şeyler anlatıyor, daha başlarındayım, bakalım neler öğrencem daha. Kendimi yavaşlatıyorum ki hemen bitmesin. :)

Tuvalette "Anaerkillik ve Kadın Hakları" var. Erich Fromm' un. Hastasıyım kendisinin. Bu kitap hakkında daha ayrıntılı yazacağım.

Salonda hep oturduğum köşenin yanındaki sehpada "Cinsellik ve Cinsel sapmalar" var. O da Erich Fromm' un. Biraz dağınık bir kitap ama güzel. Cinsel sapmaların kökenlerine iniyor. İlginç saptamalar var. Genel olarak sevdim.

Normalde hep böyle kurgu olmayan şeyler okumam, kurguyu severim. Ama bu dönem böyle denk geldi.

Bir de her daim okuduğum kitaplar var benim. Özel işlevleri var. Diyelim canım çok sıkkın mesela sevgilimle kavga ettim, gece, uyuyamıyorum, gözler ağlamaktan şiş, hemen gider "Küçük Prenses" i alırım. Sara' nın babasının öldüğü yerlerde gene ağlarım, sonra Hintli Beyefendi' nin Sara ile Becky' ye hazırladığı odayı okurken dalar giderim. Rahatlatır beni.

Ya da diyelim hem üzgünüm hem çook öfkeliyim, böyle "tüm köyü yakasım" var, o zaman Carrie' ye gidiyor elim. O da beni içindeki şiddetle yatıştırıyor. İstediğim şiddeti okuyunca belki köyü yakmış kadar oluyorumdur kim bilir. Stephen' cığım da sanırım kitabının şiddet mastürbasyonu olarak kullanılmasına bozulmaz. :) Yanlız sevgilimle kavga edip, Carrie ye uzanırsam sevgilim için çok hayırlı şeyler olmaz sanırım. :)

Bir de kendime kızdığım iradesiz bulduğum zamanlar Oblomov' u okurum, özellikle sonunu, yani razı olduğu hayatı. Beni bir dürter bu. Gerçi bazen de aşırı kendine acımaya yol açıyor ya da tüm Stoltz' lara kıskanma ile karışık öfke hissettiriyor ama iyidir genelde etkisi.

Öylesine tekrar tekrar okuduğum kitaplarsa, Günlerin Köpüğü (Boris Vian), Demian ve Bozkırkurdu (Herman Hesse) , Catcher In The Rye (Salinger), Mahmut ile Meryem (Elçin), Yalnızız (Peyami Safa)

Aslında daha da vardır aklıma gelmeyen, kitaplarımı paso tekrar okurum ben.


2. En son aldığınız kitap?
İşte şu an okuduklarımı aldım en son.


3. Şimdiye kadar aldığınız kitaplar içinde en sevdiğiniz hangisidir?

O kadar değişen birşey ki. Birini ayırmak zor. Evdeki tüm şişeleri toplayıp depozito parasıyla aldığım "Thor" (çizgiroman), en sevdiğim değil ama alınca en sevindiğim kitap olabilir. (Yaş 11 )


4. Bir türlü bitiremediğiniz, bitirseniz de sizi illallah ettiren kitap hangisidir?

Tristram Shandy. Olmadı olamadı, ne özgün olması ne türünün tek örneği olması işe yaradı. Konusuz kitap okuyamadım a dostlar :) Yine de umutluyum, belki bir gün..


5.Elinizdeki kitap bitince okumayı düşündüğünüz kitap nedir?

İdeefixe deki listemi koyayım, tembellik edip :)
Başkalarının Acısına Bakmak- Susan Sontag

Değiştirmek İçin Video Gör, Filme Çek, Değiştir -Derleme

Demiryolu Çocukları -Edith Nesbit

Hayatımızdaki İnce Şeylere Dair- Ahmet İnam

Leziz Sırlar- Işık Polater

Sahilde Kafka -Haruki Murakami

Tekinsiz- Chuck Palahniuk

Toplumsal Aklın Eleştirisi- Jan Spurk

Uygarlık Tarihi- Server Tanilli


Bir de Robinson' a gidebilirsem, Summer Crossing (Truman Capote) ile A Maggot (John Fawles) ı alcam.


Öperim.

Monday, November 16, 2009

Modern Zaman Cadısı



Şimdi, olayı biliyorsunuz sanırım, Fenerbahçeli bir taraftar kadın Galatasaray maçında el hareketi yapmış. Orta parmak. Sonra olaylar filan olmuş işte, çok sıkıcı. Yani bildiğin taraftarların birbirine girmesi. 100 bin yıldır olan şey. Bu kadın da olayları başlatan kişi olarak damgalanmış, gazetelere taşınmış, ifade vermiş.

Çok komik değil mi yaa? Bir maçta yapılabilecek en masumane hareketlerden değil mi bu? Herkes galiz küfürler etmiyor mu? Ortalıkta pet şişeler uçuşmuyor mu? Zaten kadın suratıma bozuk para geldi, sonra yaptım diyor. Bozuk parayı saçan vandal değil de el hareketi yapan kadın başlatmış olayları.
Tabii ki olay bunu yapanın bir kadın olması. Yani sen kalk, erkeklerin mekanına gir, hatta mabedine, kutsal evine, (üstelik süs eşyası olarak da girmemişsin, maçta güzelliği ile dikkat çeken cici taraftar kız da olmamışsın) sonra o kutsal evde tamamen erkeklerin alanı olan el hareketlerine girmişsin. Yakılacak kadınsın. Bu kadarla yırttığına şükret.

Üzgünüm ama kadınlar da küfrediyor, el hareketi yapıyor, sinirlenince benzer tepkiler verebiliyoruz. Küfür edilsin süperdir filan demiyorum, herkes kendi bilir ama aynı hareketin beş beterini erkekler yaparken birini sırf kadın diye yaftalarsanız komik oluyorsunuz.

Bu arada süper okuyucu yorumları var, benim dediğim noktaları süper özetleyen:

1- Haddini bil mesajı:

murat savas (Tüm Yorumları)
17.11.2009 09:03:48
Son dakikaya kadar o taraftar küfür etmedi de ne oldu son dakikada ? o Bayan gerçi bayan demeye dilim varmıyor rezilliği çıkarana kadar.Zaten stresli maç.Ortam gergin.Herkes salonda terden bayımış ne luzumu vardı ? Tamam erkek kadın eşittirde ..bu kadarda değil :)

2- Yaşlısın evlenemişsin, bu her hareketini açıklar zaten mesajı:

Ümit Eren (Tüm Yorumları)
17.11.2009 09:01:18
40 yaşında kadın..42 yaşında erkek arkadaşı ile birlikte..Deplasman maçına gitmesi englellenmiş bir maça gidiyorlar. 2 kişi ile sözde basketbolcuların yalnızlıklarını gideriyorlar. Demek ki basketbolcular da bunları tanıyor. Sonra ortaparmak yapıyor. Aile olamamış bu yaşta holigandan ne beklenir?

3- Cinselliğinle aşağılarım, ağzını kapar oturursun mesajı:

tamer güneş (Tüm Yorumları)
17.11.2009 08:58:32
Tahrik olmuşsunuz bu belli.Umarım tatmin de olmuşsunuzdur.

4- Kibar, "ama bir kadına yakışır mı" mesajı:

sebahattin uzun (Tüm Yorumları)
17.11.2009 08:44:33
Hanım efendi bakın, sizin tahrik olma gibi bir hakkınız yok,eğer tahrik olur kabahat yaparsanız, karşılığı cezadır.maç sizin yüzünüzden çığrından çıktı varmı böyle bir hakkınız,sizin yaptığınız haraket bir bayana yakışıyormu,yakıştırdınızki yaptınız ,hiç sağa sola suç atmayın suçun kaynağı sizsiniz

5- Güzel bile değilsin, geber mesajı:

Salim Karaer (Tüm Yorumları)
17.11.2009 06:43:03
Kızım seni kım tahrik eder tahrık edenın gözlerı bozuktur =) + hepinizde birer galatasaray fesatısınız boşuna kendını yorma eii gunler =) F7 F5 28 yıldan beri kupa alamassanız aga böle fesatlıklar çıkar içinizde bizde güleriz =) EZİKLER

6- Bir tane de haksever, öpüyoruz gözlerinden :)

Bekir Yavuz (Tüm Yorumları)
17.11.2009 07:42:05
Erkekler herzaman yapıyorlar. Aynını kadınlarda yapmış ne olmuş sanki.








Thursday, November 12, 2009

KABUS


Dünden beri korkunç bir kabusun içindeyim. Ruhsal hezeyan filan değil, gayet pratik, fiziki bir hadise.

Mutfağımı kurtlar bastıııı..!!

Kaynağı da bulamıyorum. Resmen kurtlandım. Üstelik mutfağım en temiz dönemlerini yaşarken. Kabus bu. Kurtlar ilerleyip tavana çıktııı.. Korkudan mutfağa giremiyorum. İlaçlama firması yarın gelecek ama o kaynağı bulmalıyım ben. Annem dolapların birinde kuru patlıcan olacaktı odur dedi. Şimdi onu arıycam. Uff kafama düşecekler yaa. Dün gece deliler gibi ağladım.

Bugün de biri cebimden aradı, "Emniyetten arıyorum hamfendi, kimle görüşüyorum" diyor, "ulan emniyetten arıyosun kimi aradığından haberin yok mu? " ben de tabii "siz kimsiniz" filan dedim. Bu bir celallendi, arkadan siren sesleri filan da geliyor, "emniyetten diyorum hamfendi emniyetten" deyip bas bas bağırarak küfretmeye başladı. Şok oldum, can havliyle kapadım. O neydi yaa öylee?

Çok garip herşey. Hayırdır inşallah, hayırdır inşallaah!

Wednesday, November 11, 2009

Evet


"Ey insan!
Bu kitabı sana ithaf ediyorum. Başının üstünden büyük bir rüzgâr geçiyor. Yalancı bir fecirle başlayan asır kararıyor ve sana tek ümit ışığı olarak en kuvvetli kaynağı uranyum'da değil, senin ruhunda sıkışmış maddeden koparıp çıkardığın korkunç tahrip âletinin patlayışıdan yükselecek alevi bekletiyor.

Ey bahtsız! Tarihin hiç bir devrinde kendine bu kadar yabancı, bu kadar hayran ve düşman olmadın. Laboratuarında aradığın, incelediğin, oyduğun, dibine indiğin, sırrını deştiğin herşey arasında yalnız ruhun yok. Onu beyin hücrelerinin bir üfürüğü sanmakla başlayan müthiş gafletin, otuz yıl içinde gördüğün iki muazzam dünya harbinin kan ve gözyaşı çağlayanlarında en büyük dersi arayan gözlerine bir körlük perdesi indirdi.

Bırak bu maddeyi, boğ şu ölçü dehanı, doy şu fizik ve matematik tecessüsüne, kov şu kemmiyet fikrini, dal kendi içine, koş kendi kendinin peşinden, bul onu, bul kendini, bul ruhunu, bul, sev, bil, an, gör, kendi içinde gör Allah'ını. Kendine dön, kendine bak, kendine gel. Aptalca bir konfor aşkından doğduğu halde herbiri daha korkunç bir dünya harbi hazırlayan teknik mucizlerinin yanında, senin iç zıtlıklarını elemeye yarayacak ve seni kendi kendinle boğuşmaktan kurtaracak ruh mucizelerini ara. İnan mânevîlere ve mukaddeslere, inan! Onlar hakkında bu kadar küçükçe düşünmekten utan! Her sezilen derinliğin ifşa ettiklerini düşünmekten bile seni alıkoyan tabiatçı metodlarını fırlat ve bitlenmiş elbiseler gibi at.

Ortaçağ papazında haklı olarak ayıpladığın darkafalılığın anlayış sınırlarını daha fazla darlaştıran beş duyu idrakinin kapalı dünyası içinde kalma..."


Peyami Safa, Yalnızız

Tuesday, November 10, 2009

Sevgi- Bedel



Sanırım tarihin her döneminde bir "Eskiden böyle değildi. Daha iyiydi." tribi var gördüğüm kadarıyla. O yüzden "eskiden şöyle iyidi, böyle iyiydi." sözlerine pek prim vermemeye çalışırım. Ama şimdiki geçiş dönemimize baktığımda kendime göre bazı olumsuz şeyler görüyorum. Yazacaklarıma başlamadan önce şunu ileteyim kendimi bu yazacağım durumlardan azade, ayrı tutmuyorum. Yani ben süperim ama zaman kötü tarzı bir durum yok.
Genel bir gözlem benimkisi.

Bahsetmek istediğim şey insanların sevdikleri zaman, sevdikleri için bir bedel ödemeyi toptan reddetmeleri. Eskiden daha fazla görülen birşeydi sanki, sevginin bir bedeli olduğunu bilmek, ona göre davranmak. Ama artık sanki hiç kimse sevdiği için bir şekilde kendi isteklerinden taviz vermeye, fazla emek harcamaya yanaşmıyor. Aşık olduğunu söylüyor insanlar ama aşık olunan kişi için hiç bir özel emek, kendi yaşantısından taviz vs düşünülmüyor bile.

Başta verilen emekten bahsetmiyorum. Yani tavlama emeği, kendini ilk anlatırken biraz da heyecanla verilen emek, efendime söyliyim av-avcı olayları emeği değil kastettiğim. Birini gerçekten sevdiğinde verdiğin emek. Sevginin sürmesi için, gelişmesi için verilen. Ve kimse değişmek istemiyor karşısındaki için. Değişmekten kastım utangaç mizaca sahipken birden parti kızı olmak filan gibi kişilik değişmeleri değil. Kimse yaşam tarzından taviz vermiyor. Bunu istemiyor. Bu bir nevi özgürlük kısıtı gibi düşünülüyor. Tabii ki insanlar tüm özel zevklerinden efendim hobilerinden vazgeçsin her dakikayı beraber geçirsin demiyorum ama bir orta yol bulunabilir, seviyorsan bedel ödenebilir diye düşünüyorum.

Artık bedel ödemeye gönülsüzlüğü ben "bu dünyaya geldiysen her zevki tatmalısın, her ortama girmeli, her yerden bal almalısın." anlayışına bağlıyorum. Sanki mecburuz zevk almaya. Sanki mecburuz çalışmaya, çalıştıktan sonra türlü çeşit hobi bulmaya, oraya girmeye, şurdan çıkmaya.
Yoksa birşeyler kaçıyor, hayat kaçıyor gibi hissediyoruz.

Durup düşünsek aslında, dünya elips eski bir gezegen değil de, sulu kocaman kırmızı bir elma mı? Biz ömrümüz yettiğince sulu elmayı dişleyip, ölmeden bitirmeye çalışıyoruz. Elmasını usul usul yiyen yadırganıyor, acele ile, telaşla peşpeşe ısırıklar alıyoruz. Elmanın tadını seven var mı soran yok? Amaç bitirmek, aklımızda duracağına midemizde dursun.

Hayat bu mu?

Bu şekilde olunca kimse durup, sevdiği (sever gibi olduğu diyelim) biri karşısına çıktığında buna gereken önemi, emeği veremiyor. Hayat kaçıyor çünkü. Hem bu modelin daha üstü varsa ya? Bununla oyalanırken onu kaçırıyorsa? Şöyle söylemler de vardır ya, "3 senemi verdim ama şöyle böyle olmadı." O 3 sene kıymetli. Peki o 3 sene nasıl geçti? Güzelliği yok muydu? Mutlu olmadın mı? 3 sene yüzünden hayat projesi aksamış oluyor.
Hayat cidden bir proje mi? Milestone' ları olan, zamanında tamamlanmadığında sorun çıkan bir proje mi?

Daha yazacaktım ama böyle acıklı tonda yazmaya devam edemedim.. Zaten DOT umun oyunları çıkmış. Bu Cuma "Shopping and Fu..ing" e gidiyorum. Bir neşe sardı içimi. Hayat da projeymiş değilmiş şu an ..ikimde değil.

Hehehe dandik bir dengesizsin diyorsanız 1 i, yok canım normal diyorsanız 2 yi, de get diyorsanız 3 ü tuşlayın.

Monday, November 02, 2009

Kısa.. Kısa..


- Kış mevsimini günahım kadar sevmiyorum. Yağmuru da sevmiyorum. Bütün yağmur romantiklerine burdan "emin misiniz?" diyorum. Islanmayı sevmiyorum. Şemsiyemin ters dönmesini sevmiyorum, bereketse bereket, tarlaya yağsın baraja yağsın, seçici olsun. Yağmurda seçicilik istiyorum.


- TNT de her gün 18,30' da "Kuzeyde Bir Yer" dizisi çıkıyor. "Kuzey Işıkları" adıyla. Ohh ne güzel oldu bulduğum. Neşeyle seyrettim. Nasıl severdim bu diziyi ben.


- Terapistin önerisiyle yemekle olan ilgimi daha üretken bir şekle büründürerek çok yeme tehlikemi bertaraf ediyorum. Yemek yapıyorum yani yemek düşünmek ya da yemek yemek yerine. Yaptığım şeyi yiyorum tabii de aşırı yemiyorum. O aşırı istek gitmiş oluyor yaparken. Eskiler buna "kokusundan doymak" filan diyor. Bir bildikleri varmış. Çok işe yarıyor. Hafta sonu bir balık buğulama yaptım, parmaklarımı yedim. Maharetliymişim de maşallah. Bir de yemek programları filan izleyip not alıyorum. Görüntüden de doyuyorum, çok acaip. İnsan ilgilerini cidden daha yararlı mecralara kaydırabiliyormuş. Zayıf bir gurme olup çıkıcam böyle devam ederse. :)


- "I wanna do bad things with you". Durun kaçmayın bişey yapmycam şu True Blood dizisinin müziğinden bu sözler. İlgimi çekiyor bir türlü seyredemiyorum diziyi. Güzel gibi, vampir fetişimi doyurabilir ve fakat twilight gibi ergen bişiy çıkmasından korkuyorum.


- "Lie to me" güzel, Tim Roth zaten sevdiğimiz hurmet gösterdiğimiz bir abimizdir. House kadar olamaz ama. O bir tane.


Ay boş boş şeyler yazdım sanki, eh hayat boş demiştim.

Bir şiir attıralım bari:


Sen kaçan ürkek bir ceylansın dağda

ben peşine düşmüş bir canavarım.

istersen dünyayı çağır imdada

sen varsın dünyada birde ben varım

seni korkutacak geçtiğin yollar

arkandan gelecek hep ayak sesim

sarıp vücudunu belirsiz kollaren

seni yakacak ateş nefesim

kimsesiz odanda kış geceleri

için ürperdiği demler beni an

deki odur sarsan pencereleri;

deki rüzgar değil odur haykıran

göğsümden havaya kattığım zehir

solduracak bir gül gibi ömrünü

kaçıp dolaşsan da sen şehir şehir

bana kalacaksın yine son günü

ölürsün kapanır yollar geriye

ben mezarla sırdaş olur beklerim

varılmaz hayale işaret diye

toprağında bir taş olur beklerim.


Necip Fazıl' dan "Bekleyen" şiiri.


Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam. Efkarlıyım a.q.



Tuesday, October 27, 2009

Şimdi ne olacak?


Garibim. Pek iyi değilim.

Hayatım değişti o kesin, daha doğrusu gözlerim açıldı.

Bu yemek bağımlılığı ile ilgili. Bu sır değil, uzuuun bir süredir yemek bağımlısıyım ben. Şık olsun diye böyle demiyorum. Gönül rahatlığı ile de tabu kelimeyi kullanabilirim. "ŞİŞMANIM". Büyük harfle şişman. :) Ama yemek bağımlısı diyorum özellikle, vurgulamak istiyorum çünkü. Çoğu insan çok yemenin bir bağımlılık olduğunu, sigaradan, uyuşturucudan farklı olmadığını bilmiyor. Yani sigara bağımlıları daha fazla saygı görür şişmanlardan, hele uyuşturucu bağımlıları daha bir el üstünde tutulur. Daha romantik ve mağdur kahramanlar gibi görülür. İnsanlar sempatili acıma duyarlar bu tip bağımlılıklara. Ama şişmanlara sempatili acıma değil, nefret acıması gösterilir genelde. Bir sürü insanda var bu. Söylem de şöyle birşey: "Boğazını tut be, yani bu kadar mı zor bir boğazı tutmak." Zor a.q. Bildiğin herhangi bir bağımlılıktan vazgeçmek ne kadar zorsa bundan da o kadar zor.

Neyse konumuz bu değil. Sadece bağımlılık olduğunu vurgulayıp geçicem.İşte son zamanlarda normal yiyorum ben. Zayıflıyorum da. İnşallah sonuna kadar da gidicem çünkü ..öt korkusu kolay değil. Belim incinip de zor hareket ettiğimde artık fazla yemek yemek diye bir opsiyonum da kalktı. Kaldırdım yani. Yok artık öyle birşey. Fazla zorlanmadım da. Zaten az
yemiyorum. Sadece eski yediğim gibi yemiyorum.

Eski yeme biçimimi de kısaca tarif edeyim. İşten eve dönerken, bakkaldan çekirdek (bitirmesi uzun sürüyor diye), pop kek, eti negro, bazen Nutella ve bitmişse mısır gevreği ile süt alınır. Bazen de bunların yanına cips ve kola. Eve gelince önce telaşla Dominos aranır ve bir ortaboy İtalyan Pizza ile Chicken Wedges sipariş edilir. Onlar gelene kadar boş kalmamak için, cips veya mısır gevreği ile süt atıştırılır. Aynı anda birşeyler seyredilir. Sonra pizza ve tavuk gelir. Önce tavuk bitirilir arada bir çikolata molası verilir. Pop Kek filan yenir. tatlı sevdiğimden değil, cidden çok düşkün değilim, bu hareketin sebebi pizzanın lezzetinin tatlıdan sonra keskinleşmesidir. Sonra Pizza yenir arada aynı amaçla tatlı molaları verilir. Bittiğinde tatsızlık, ağırlık ve suçluluk duygusu çöker. Haz kısmı en fazla 10 dakikadır. Daha fazla değil. Ağırlığa az derman olsun diye nefret edilen Kola içilir. Cidden kola sevmem. Ama burda amaç sevilen birşeyi yemekten çok bu ritüeli sürdürmektir zaten. Belki pizza bile sevmiyorum ama bunu anlayabilecek bilinç
düzeyinde değilim o sıra. Sonra çekirdek yenir. Onun esprisi, mide şişken de yenebilmesi ve uzun sürmesidir. Olay devamlı yenecek birşeyin bulunması ile ilgili. Tam anlamıyla bir tören-şölen-ritüel tarzı birşey bu. Ayrıca inanılmaz birşey yaa. Şu hale bak. Ve yalnız olmalı insan bunu
yaparken, yalnızlık gerekiyor bunun için. O yüzden bazen annem, ablam bende iken kendimi çok kötü hissettiğimi biliyorum. Gitsinler de kendi dirty little dünyama geri döneyim diye.

Yaşamayan bunu bilemez. Anlayamaz da. En iyi niyetli reaksiyon bile, "ooo abicim dünyayı yemişin, keyif sendeymiş" filan gibi bir reaksiyon olur. Bunun zevkle, keyifle hatta yemekle ilgisi yok. Damak tadı ile de. Dediğim gibi haz en fazla 10 dakika.Nasıl anlatmalı bilmem. En iyisi boşvereyim.

Şimdi ne yapıyorum? Basit. Sabahları bol peynir, iki dilim ekmek, az zaytin ve bol domates- salatalık- biber yiyorum. Öğlenleri bir tabak çorba ve ana yemek, bir dilim ekmek, akşam da öğlenin aynısı. Mümkünse bir öğün sebze bir öğün protein yiyorum. Olmazsa sebzeye biraz peynir koyuyorum.

Hepsi bu. Ve elbette zayıflıyorum. Zor mu? Elbette zor. Ama belimin korkusu onu bastırdığından sanırım ve bir de belim ilk başlarda çok kötüyken bu yemek işini düşünüp döktüğüm
gözyaşlarından olsa gerek, çok da zorlanmadan ritüelimden ayrı kalabiliyorum. Şimdi eski tarz imkansız geliyor hatta. Birşeyler değişiyor işte. Bazen kötü birşey yol açıyor buna ama sonucu olumlu oluyor filan.

Ama bu bir başarı öyküsü değil, biraz daha hüzünlü bir öykü. Ben bu bağımlılığım gidince birden "boş" yaşamımla karşılaştım. Önceden kafamı devamlı meşgul eden "yemek" kavramı vardı. Ve bu bağımlılık yüzünden hayatımın zorlaştığını, pek dertli olduğumu, bu olmasaydı hayatımın nasıl da güzel olacağını filan düşünüyordum. Sonra eşitlikten yemekleri çıkardık ve voila, hayatım bildiğin boş, boktan bir hayatmış len. Bağımlılığın olmaması beni hayatımla yüzleştirdi. Gördüğümü beğenmedim. Hele bu aralar hep mesaide olduğumdan baktım hayatım şöyle birşey: Sabah aynı saatte kalk, egzersizlerini yap, kahvaltını yap çık. Eve akşam geç saatte lanet ederek dön, bir yandan da acılar içinde ol, (çok oturunca belim acıyor) sonra abuk gubuk şeyler seyret, sevgilini ara, uyumamaya çabala, sonunda uyu. Böyleymiş benim hayat.

Şimdi "eee sen ne sanıyordun ki ya..aam" diyebilirsiniz. Ama ben bunun acısını pek hissetmiyordum kii, benim yemeklerim, yemeğe özgü acılarım vardı, onlar gidince mutlu olcaktım.

Anlatabildim mi emin değilim. Çok kötüyüm şu an. Yemeğin yapamasam da bir çaresi vardı, bunun yok. Çok garibim. Gece deli gibi ağladım. Durduramadım kendimi. Off anlatamıyorum.

Monday, October 19, 2009

Sıkıldım.


- Belim iyi, maşallah, soranlara teşekkürler. İlk iş günleri çok kötüydü ama, gece eve geldiğimde ağlıyordum acımdam. Of neyse ki iyi şimdi. Allah kimseye vermesin, çok pisti çok. Bir de insanda "hiç iyileşemeyecek miyim lan ben?" psikolojisi uyanıyor, o fena. Neyse iyice geçsin gitsin inşallah.Amma inşallah maşallah dedim haa, Allah kıs kıs gülüyordur bana.


- Sevgilime gıcık oluyorum. Böyle klasik ve karikatürize bir kadın haline gelmiş olmak istemiyorum ama beni benim aradığımdan daha az aradığı hissiyatındayım. Arada ufalıyorum adamcağızı. Yakın bir arkadaşım, erkeklerin hep öyle olduğunu, bu sevmediklerini göstermediğini filan söyledi. Ama bana neee? Bana ne? Ben göstersin istiyorum, o kadar. Aklıma gelen herşeyi hiç filtresiz söylediğim için sevgilim de bu durumun fazlasıyla farkında ama ben agresifleştikçe o da inat ediyor, birazcık "trouble in paradise" durumu. Neyse bakalım. Uzlaşmacı filan olamam, pasif agresif de olmam, "he canım, oldu canım" deyip içimde negatif hisler de besleyemem. Barut gibiyim yaa, karşıma çıksa direk yumrukluycam. Biraz da görememekten oluyor aslında. Off off bir make up sex bile yapamıyoruz ya, ben daha ne diyim. Şimdi böyle deyince de "haha sevişmemek sinir yapmış" diyenler çıkar belki. Şimdiden o diyenlerin taaaa.... Önlemimi alayım, neme lazım.


- Şu keywordlerle bloguma gelenler hakkında hiç yazmadım ama iki tane örnek beni çok güldürdü. Onları yazmak istiyorum.Biri "ben de varım pornoya" diyerek gelmiş bloga. Yürü be diyorum kendisine, kim tutar seni. Yani çok çocuksu ve coşkulu geldi bana. Bir de "mariya hi diye çıldıran adamı dinle" var. Heheheh kimdi o adam sahiden, ben de bilmiyorum, ama şarkıyı anladım.


- Sıkıldım ben aslında. Genel anlamda. Hastalıktan "Filmekimi" ni de kaçırdık. Çok oturmuyum dediğim için sinemaya gidemiyorum. Uzun süre o perdeyi görememek bende çok pis sinir yapıyor. Gerçekten bağımlılık gibi. İstiyoruum, istiyoruum. Bir sürü istediğim film var. Haneke' nin son filmi, Park Chan Wook' un son filmi, Zeki Demirkubuz' un "Kıskançlık" filmi, "Up".. Daha bir sürü aklıma gelmeyen film. "Çağan Irmak, "Mustafa hakkında herşey" ayarında film yapmış" diyenler var, "Karanlıktakiler" i de merak ediyorum. Hufff.. House da başlamadı. Hayat damarlarından biri kopmuş Türkiye gibiyim dostlarım.

Böyleyken böyle.

Monday, October 12, 2009

Bel Açılımı


Bu blog dünyası da pek vefasız yahuu..

Belimi kırdım yatıyorum kimsenin haberi yok. Hehehe kırmadım tabii de incittim. Diskimi yırttım. Yırtarım diskleri, omurgalara sığmam taşarım..

Ev işi yapıyordum aslında, sanırım kendimi fazla zorladım, uzun süre oturmadan sildim süpürdüm, eğildim kalktım vb vb. Sonunda bir kez eğildiğimde kalkmam biraz acılı oldu. Geçer sandım geçmedi. Yatakta bir yanımdan diğerine bile zor dönüyordum.

Ertesi gün doktora gittim. Muayene etti sonra MR a gönderdi beni. MR iğrenç birşeymiş, tabut gibi. Hep 12 Eylül' de tabutluklara konanları düşündüm, bir de izafiyet teorisini. O sıkışık yerde ne kadar durduğumla ilgili bir fikrim yok ama bana çok uzuuun geldi.

Neyse efenim MR ın sonucuna göre diskim yırtılmış benim, bel fıtığı başlangıcı gibi birşey. Kadın bel fıtığını 1 den 4 e sıralarsak (4 en kötü) sizinki 1' de, cerrahi müdahaleye gerek yok. İlerlememesi için dikkat edeceksiniz dedi. Fizik tedaviye başlattı ve iki haftada rapor aldım. Oturmak kötü çünkü, yatmak lazım.

Ağladım doğal olarak. Hem neden başıma bu geldi diye hem de kiloma dikkat etseydim, bu kadar zorlanmaya diskim kırılmazdı duygusundan. Yani belcağızın yükü zaten ağır bir de zorluyorum. Yükü daha az olsaydı bu olmazdı diye düşündüm. Benim suçum dedim. İnsanın sağlığı bozulunca "benim suçum ve telafi için yapacak birşeyim (kısa vadede) yok." demesi çok çok ağır bir duyguymuş. Yani trafik kazası geçirsem bunu hissetmezdim. (Amanın evlerden ırak)

Bir de ağır olan başka şey "muhtaç olma" duygusuymuş. Yani kendi başına birşey yapamayınca paniğe kapılma. İlk kez oldu bu bana. Şöyle diyim çorabımı çok zor giyiyordum, acıdan gebererek. Bu da bana yaşamak için bir başkasına muhtaç olmanın nasıl birşey olduğunu şöyle kısacık hissettirdi. Of of off, çok ağırmış, çok fenaymış. Bu başkası "annem" oluyor tabii, hemen arayıp onu çağırdım. "Bir tek annem olsun, bana bişey olmaaz."

Sonra ağladım, gene ağladım, dönüp bir daha ağladım. İlk günler böyleydi, bir de çok ağrıdığından artık rahat hareket edemeyeceğimi, dans edemeyeceğimi, çocuk yapamayacağımı ve bakamayacağımı (nası usturuplu söyledim ama :)) hayatımın bittiğini filan düşünüyordum. Sevgilime 5 kez "istersen ayrılalım, bak gerçekten" filan dedim. O da beni azarlayıp içime kaçan "Hülya Koçyiğit" i ordan çıkarmaya çalıştı. Ama yerleşmiş yezit, neyse ki daha da ileri gidip "Ben seni hiç sevmedim aslında, hahaha oynadım senlen" diyerek gözyaşları ile kaçmadım. Kaçacak halim yoktu zaten :)

Sonra geçti tabii, baktım yavaş yavaş iyileşiyorum, acısız yürüyorum filan, çok uzun süre geçmeden bitim kanlandı. "Yok leen, bana bişey olmaz, hobaa iyiyim" filan moduna girdim.

Söylemeye gerek yok sanırım, artık az yiyorum, kilom yüzünden bir ..ok yediysem bari hamudu ile götürmeyim değil mi? Belin yükünü hafifletmek lazım. Bir de nasıl desem bunun bonusu olarak sevgilimin bana hayran hayran bakmasına bir katkıda bulunursa da bu iş, güzel olur. O hayran bakışa bayılıyorum da, daha fazlasını istiyorum. :) Oh baby.

Bu arada Amsterdam' da yediğim haltlar yüzünden çarpılmış da olabilirim, o da bir ihtimal.

Neyse satırlarıma son verirken, elime, dilime, belime kuvvet diyorum ve Hacı Bektaşi Veli' yi mezarında şöyle bir döndürüyorum.

Öperim.

Thursday, September 24, 2009

I Amsterdam


Off off döndüm iştee..

Çok güzeldi tatil. Nerden başlasam nasıl anlatsam gerçekten bilmiyorum. İyisi mi bodoslama dalayım.

Tatile yakın arkadaşlarımla çıktım, 7 kişiydik toplamda. Amsterdam' a gidiş için herkes havaalanına zamanında geldi, bir ben geç kaldım. Sonunda bagajsız sırasına girdim. Kadına da saf bir yüzle, "bununla uçağa binebilirim di mi" dedim bavulumu göstererek, kadın "yuhh artık" anlamına gelebilecek bir bakış attı. Yok dedi, büyük bu bavul, bunun üzerine bir çizmeli kedi bakışı attım, kadın da tamam tamam ben geçireyim sizin bavulu dedi. Yoksa kalacaktım havaalanında. Evlerden ırak.


Neyse kapağı attık uçağa, uzatmıyım Amsterdam' a geldik. (hızlı geçiş :))


Valla ben şehri görür görmez sevdim. Bir kere insana bir genişlik hissi veriyor. Yollar geniş, araba yok, egzos yok, apartman yok, yani evler çok da, bildiğimiz manada çirkin apartman dairesi yok, evlerin hepsi çok güzel. Kanallar güzel, yeşillik bol, parklar güzel. İnsanlar güzel. Harbi güzeller ve çook bakımlılar. Bir tane kılıksız adam yok sokakta. Şımşıkır giyinmişler, bisikletlere kurulmuşlar. istisnasız herkes zayıf, herkes uzun. Direk komplekse kapıl, öl yani, o derece.. Heheheh abarttım biraz. Hemen birşey dikkatimi çekti, çok fazla aktif yaşlı var. Ve onlar da zayıf ve fitler. Sinir şeyler. Herkeste genel bir genişlik var. Böyle bir huzur bir düzen. Bizdeki kaos yok. Yani İstanbul' da kapını evinden dışarı attığın an seni içine alan bir "şey" vardır. Tam ad veremiyorum. Yani çıkar çıkmaz strese ve keşmekeşe, harekete çıkarsın. Burda o yok. İş günlerinde bile koşturmuyor tipler. Gerçekten gıcıklar. Zaten 4 te de mesaileri bitiyormuş, öğle de atla bisikletine o park senin bu coffe shop benim dolaş. O güzel kafayla da işe git filan. Ahhh direk dayaklıklar.


Neyse geçelim kıskançlığı. Gelelim neler yaptık neler ettik olayına. önce otele yerleştik elbette. Otelin yeri de çok güzeldi, merkeze yakın, yeşillikli, sevimli bir otel. Sonra da kendimizi sokaklara attık. Arkadaşlarımdan çoğu yani dördü, daha önce Amsterdam' a gelmişti, hatta bir kaç kez gelmişler o yüzden çok iyi biliyorlardı şehri. Onlar gezdirdiler sağolsunlar. Otel Leidseplein' da idi. Önce Leidseplein ' ı bir gezdik, peynirli mantarlı pancake yidim, pek güzeldi.


Ordan kalktık, arkadaşlarımdan 3 ü ile beraber bir coffee shop'a girdik. İşte oturduk, içiyoruz. Ben kısa bir süre sonra bir güzelleştim. Kikirdemeye filan başladım. Sonra arkadaşlarım beni uyardı, "Bak Talisman, çok ileri gitme, sonra Amsterdam' dan bir şey anlamazsın, hatırlamazsın bile, müzelere filan da gidemezsin" dediler. Ben bir diklendim. "Yook canıım, gidicem müzelere gezicem de" filan dedim. Tamam dediler, ilerleyen zamanda ben iyiden iyiye güzelleştim, sonra arkadaşım uyarısını tekrarladı, "Bak Talisman Amsterdam' dan birşey anlamayacaksın, dur" dedi, benim tepki zaman içinde şöyle değişti: "Eeehh sokarım lan Amsterdam' aaa" böyle dedim ve koptuk.. Zaten ota boka gülüyoruz. Neyse uzatmıyım sonunda ayıldım ben, hatta çikolata almaya bile gittim kii, bu iyi bir başarı o sırada. Sonrasında iyiden iyiye ayıldık.


Dolaştık, yemek yedik, sonra meşhuur Red Light District' e gitmeye karar verdik. Gittik, çok bi numara yok orda. Bilinen kadınların vitrinde durma olayı biraz sarsıcı ama. İnsan tuhaf oluyor. Yani hepimiz kendimizi satıyoruz bir biçimde, beynimizi çoğu zaman ama yine de kendini bir mal olarak vitrine koymak? Biraz ağır geliyor. Bir de kızlar çook güzeller, al getir Türkiye' ye, dizilerde oynasın şöhret olsun anasını satiyim.


Arkadaşlarımın içinden biri, sevgili B. Amsterdam' ı avucunun içi gibi biliyor. Nerde ne yapılır, kucak dansı en iyi kız hangisidir ve kaç dakika danseder, nereye nasıl gidilir kısacası herşey ondan soruluyor. Hatta sevgili bir başka arkadaşım D.' nin deyimiyle, "Am demeden Amsterdam ı biliyor." :)) İşte o arkadaşım dolaştırdı bizi Red Light' ta. Sokakta genel olarak bir dekadans havası var. Ama buna rağmen hiçbir taşkınlık filan yok, gereksiz bir abazalık filan da yok. Batmıyor yani, öyle ilginç ki.


Neyse sonra bir live show' a gittik. Live show' da çeşitli kızlarımız ve erkeklerimiz sahnede halvet olurken biz izliyoruz. Kulağa geldiği kadar "dirty, wicked" birşey değil. Şöyle izah edeyim, normal bir tiyatro gibi, yani mesela tek başına bir kadın olarak da gitsen sıkıntı çekmezsin, kadınlı erkekli bir izleyici kitlesi var. Asla rahatsız edilme durumu yok. Bizim iki film birden' ler gibi değil. Neyse biz girdiğimizde vajinası ile puro için bir ablamız gösteri yapıyordu. Sonra dediğim halvet olaylarını filan izledik. Çok acaip birşey söyliyim, seyredilen şey insanı zerre tahrik etmiyor. Yani bu "ay insan içindeyiz" filan sakınması da değil. Asla bir seksüel duygu uyandırmıyor. Yani inanması güç olabilir iki adım ötende birileri halvet olurken heyecanlanmamak ama yok işte. Olay tam olarak bir sportif gösteri gibi. Bir de onun da garip bir yönü var. Yani Roma' daki arenalar mantığında birşey aslında. Birilerini seviştir ve izle. Dekadans azizim. :) Ama eğlenceli. Kötü değil yani, no big deal. Dediğim gibi sıfır taşkınlık, sıfır rahatsız etme. Ordan da çıktık, zaten pilimiz de bitti. Az daha oturup direk yattık.


Birinci bölümün sonu.. :)


To be continued.

Friday, September 11, 2009

Amsterdaam


Bayramda yolcuyum. Tüm gelenek göreneklerimizi ayaklar altına alarak, Amsterdam' a gidiyorum.

Daha önce giden, gören, "aman şunu yapmadan dönme", "şunu yemeden dönersen aklın kalır" , "sakın şuraya gitme" diyen çıkacak olursa memnuniyetle dinlerim.

Öperim.

Thursday, September 03, 2009

Oblomov


"Yarım kalmış bir adam olduğunu, ruh güçlerinin gelişmekten geri kaldığını, hayatına bir ağırlığın çöktüğünü düşündükçe içi parçalanır. Başkalarının zengin, hareketli hayatını kıskanır, kendi hayatının yolunu ağır bir kaya parçasıyla tıkanmış, daracık, zavallı bir keçiyolu gibi görür. İçinde hiç uyanmadan kalmış, biraz kurcalanmış fakat hiçbiri sonuna kadar işlenmemiş bir çok yetenekler olduğunu acı duyarak sezmektedir. İçi yanarak anlar ki, onda gömülü kalmış iyi ve güzel birşeyler vardır. Belki çoktan ölmüş, ya da bir dağın derinliklerindeki altın gibi saklı kalmış olan bu hazine çoktan meydana çıkmış olmalıdır ama öyle derinlerde kalmış, üzerine öyle pislikler yığılmıştır ki…


Sanki dünyanın ve hayatın ona verdiği nimetleri birisi çalmış ve yine kendi ruhunun derinliklerinde bir yere gömüp bırakmıştır. Sanki bir güç onu hayat meydanına atılmaktan, iradesini ve zekasını alabildiğince açılıp harcanmaktan alıkoymaktadır. Sanki gizli bir düşman, daha yola çıkarken onu ağır eliyle yakalamış, insanlığın doğru yolundan uzaklara fırlatmıştır…"


Şu anda tam böyle hissediyorum.
Not: Oblomov' un hırkası resimdeki gibi değildi büyük ihtimalle :)

Thursday, August 27, 2009

Küçelere su serpmişem


İş bu yazı, Passive Apathetic kardeşimin şu yazısının üstüne "küçelere su serpmişem" türküsünü hatırlamam üzerine yazılmıştır.


Biz küçükken yaz tatillerimiz köyde geçerdi. Öyle yaz tatilinde denize gidilsin, tatil köyü ayarlansın muhabbeti filan zinhar yoktu. Hem maddi güç bakımından hem de akla gelmeyen bir alternatif olduğundan.. Çünkü temelde köyle organik bir bağ vardı, şehire okumaya gidilinirdi. Eh okul yoksa da köye gider evinde otururdun, başka ne olacağıdı ki? Keyifliydi köyde olmak. Hem de gerçek anlamında keyif. Şimdi otu boku tanımlamak için şapşalca kullanılan bir kelime olarak keyif değil. Ben sıkılırdım gerçi ama bu köyün kabahati sayılmazdı. Kendimi bildim bileli sıkılırım ben. Köyde daha da sıkılırdım. Boyuna kitap okurdum. Evde deli bir kitap bolluğu vardı. Her çeşidinden. Ama ailem bundan pek memnun değildi. Kitap okumamdan değil de kitap okumak dışında hiçbirşey yapmamamdan muzdariptiler. Benim asosyal, garip bir mahluk olacağımı, hayatı bilmeyeceğimi filan düşünüyorlardı muhtemelen. Haklılardı da, gerçekten öyle oldum.


Tedbir olarak buzağıları verdiler bana. Onları otlatıyordum. Seviyordum buzağıları ama yine sıkılıyordum. Az da tembeldim üstünüze afiyet. Bunlar ahırdan çıkınca deli gibi olurlardı. Ömrü hayatımda gördüğüm en gerçek ve büyük coşku, bu hayvancıkların ahırdan çıktıklarında gösterdikleri coşkudur. Ele avuca sığmazlar ve cidden bu coşkuyu nasıl göstereceklerini bilemezler. Önce gözlerine bir deli bakış gelir sonra delice hoplarlar, çifte atarlar, bir oraya bir buraya koşarlar. Tamamen koşup gözden kaybolmamaları için senin de oraya buraya koşman, hayvanları belli bir sınır içinde tutman gerekir. Çünkü tutsaklıkları yıllanan inekler evlerini bilirler ve kuzu kuzu ahıra dönerler ama bu küçümenler henüz bir ahıra dönmeleri gerektiğinin bilincinde değillerdir. Tabii yapılan çok zalimce birşey de değil, kaybolurlarsa gene kendileri zarar görür. Ya açık bir tarlaya dalar, yemekten çatlarlar, (İneklerde doyma güdüsü yoktur, ölene kadar yerler, çok dikkatli olmak gerekir dolu tarlaya girmemeleri için.) ya da yiyecek bulamazlar açlıktan ölürler. Ya da bu benim savunmam, bilemiyorum :) Her neyse dediğim gibi, baya yorarlar insanı, ben de tembel olduğumdan bu dana olayı da gererdi beni.Genel bir sıkıntı içinde dolanırdım.


Bu sıkıntı içinde çok mutlu olduğum bir saat vardı ama. Her gün akşam, daha ortalık tam serinlememişken, köyde herkes kapısının önüne çıkardı. Ve kapının önünü sulardık. Allahım nasıl güzel kokardı toprak. Toz yatışırdı, sanki yaz sıcağı tüm gün üstüne binmiş te, o toprak sulandığı anda üstünden inmiş gibi olurdu. Mükemmel bir dinginlik. Herkes hafif sırıtır, kapının önünde muhabbetler başlar. Bazen çay eşlik eder, çoğu zaman da çekirdek yenir. Çocuklar gene yukarda anlatılan buzağılar misali koşturur. Herkesin üstüne bir huzur gelir. Toprak az kurumayagörsün, hemen suyu dayarsın tekrar, toprak kokusu düzenli aralıklarla yükselir. Taa ki hava kararana dek. Hava kararmadan hemen önce de inekler otlaktan gelir zaten. Koşturmaca gene başlar.


Bir de güzel bir Azeri türkü vardır. Ezginin Günlüğü' nün açık ara en iyi albümü "Alagözlü Yar" da vardır. "Beş katlı evin altıncı katı" isimli güzel bir Azeri romanında da geçer bu türkü: "Küçelere su serpmişem"

Küçe sokak demektir ve ben bu türküyü her dinleyişimde, bu kapı önü sulama ritüelimizi hatırlarım, burnumun direği sızlar.


Şöyle gider türkü:
küçelere su serpmişem

yar gelende toz olmasın

eyle gelsin eyle gitsin

aramızda söz olmasın


samavara od salmışam

istekana gend salmışam

bir haftadır tek galmışam

ne ezizdir yarim canım


piyaleler ıraftadır

her biri bir taraftadır

görmemişem bir haftadır

ne ezizdir yarim canım


Sevdiğin, sen geldiğinde toz olmasın diye sokaklara su serpiyor. Ben burda susarım, daha da konuşmam.


Friday, August 21, 2009

Carrie


Bir kaç gün önce moralim çok bozuktu, nedeni belirsiz pis sıkıntılardan. Eve geldim. Kendimi teselli edecek birşeyler aradım. Kitaplara baktım çünkü teselli olmak için sevdikleri ile konuşan bir tip değilim. Bahsetmişimdir, canım sıkkınken çok yabanıl bir hal alırım, kendi kendime kalmak isterim. Ama kitapların arkadaşlığına da hayır demem.
Ufak kitaplığıma baktım, tüm bir rafı kaplayan Stephen King' lere ilişti gözüm. Tamam dedim, ilacım bu benim. İçim böylesi yıkıcı bir hisle doluyken, baştan aşağı yıkıcı şeylerin anlatıldığı bir kitap, çivinin çiviyi sökmesi gibi benim içimdeki negatifliği alır dedim. Aslında bundan da ziyade insanın bir aynaya, yankıya ihtiyaç duyması gibi birşey bu. Bu da benim kendimi ifade ediş biçimim. Kime? Belki kendime.
Neyse baktım ve en çarpıcılarından birini seçtim. Hikayenin başladığı kitap. Stephen King hikayesinin. 27 yaşındayken yazdığı ilk romanı: Carrie. Bu roman, en iyi romanı değildir, dili iyi değildir, en korkuncu değildir. Peki neden çarpıcıdır? Çünkü çok çok ilkeldir. Direk en temel güdümüzü hedef alır.
Romanın başrolünde Carrie yoktur aslında. Başroldeki şey kandır. Türlü çeşit kan. Yardımcı oyuncu da kadınlıktır. Kan ve kadınlık. Bu romanın özeti budur benim için.
Bilmeyenler için konusunu kısaca anlatayım: Carrie, telekinetik güçleri olan (nesneleri dokunmadan hareket ettirebilme) , olağanüstü dindar, bağnaz annesi ile yaşayan bir ergen. Carrie okulda bir alay konusu çünkü sarsak ve bakımsız. Annesine göre herşey günah olduğu için, giysileri normal çocuklarınki gibi değil, yine annesi ona toplum içinde davranışlarla ilgili hiçbir şey öğretmediği için çok çekingen. Her fırsatta alay ediliyor, gülünüyor.
Okulu beden eğitimi dersi için kullanılan duşunda ilk kez adet görüyor fakat annesi ona adet kanamasını da anlatmadığı için öleceğini sanarak ağlamaya başlıyor. Diğer kızlar bunun üzerine Carrie ile alay etmeyi abartıyorlar. Üstüne pamuklar, tamponlar atıyorlar, delirmiş gibiler. Carrie' yi beden eğitimi öğretmeni kurtarıyor. Sonradan bu durumu tekrar değerlendirip pişman olan kızlardan biri, erkek arkadaşından Carrie yi meşhur yıl sonu balosuna davet etmesini istiyor. Ama Carrie' den nefret eden diğer bir kızın da baloda Carrie için hazırladığı bazı kötü süprizler var. Gerisini anlatmayayım. Ama balodaki bu kötü süpriz Carrie' nin telekinetik güçlerinin korkunç boyutlarını gösteriyor.
Şimdii kanın ve kadınlığın başrolde olmasını analiz edebiliriz.
Roman zaten adet kanı ile başlıyor. Normalde hemen pedle , tamponla kontrol altına alınan ve herkesten gizlenen adet kanı, duşta herkesin gözü önünde kontrolsüzce akıyor. Bunu gören kızlar deliriyorlar, toplumsal öğretilerle baskıladıkları ilkel benlikleri kanı görünce ortaya çıkıyor. Ve ilkeller gibi kanın sahibine saldırıyorlar.
Annesi Carrie' ye hiç bir zaman kadın olmayı öğretmemiş. Adet kanını bile bilmiyor. Annesi göğüslerine "kirliyastıklar" diyor. Bol elbiseler giydiriyor. Kızının cinsiyetini tamamen yadsıyor. Ama buna doğa izin vermiyor. Carrie' nin adet kanı onun kadınlığının mecburi nişanesi. Yani Carrie' nin kadın olduğunu kendisi de annesi de ne kadar yadsırsa yadsısın, Carrie bir kadın. Bu bir lanet gibi algılanıyor annesi tarafından. Tüm olayları dönüm noktası da bu. Carrie' ye kadınlık yaramıyor.
Arada flashback lerle annesinin kendi gençliğinde kendi kadınlığı ile nasıl mücadele ettiği ve mağlubiyetini görüyoruz. Annesi Carrie' nin doğumuna sevinemiyor çünkü çocuk doğurması da kendisinin kadın olduğunun silinemez kanıtı. Bundan hoşlanmıyor. Çocuk kadın için "düzüştüğünün" göstergesi ve evli olsun olmasın, bu gerçek kadına utanç veriyor. Anne püriten ahlak anlayışının abartılı bir figürü.
Annenin Carrie' yi evde doğurduğunu görüyoruz. Utancını kimseye göstermek istemiyor. Çığlıkları üzerine evine girenler anneyi kanlar içinde buluyorlar, göbek bağını da kadın kesmiş. Doğum olayı da bol kanla resmediliyor.
Carrie annesinden farklı, o kadınlığı ile barışmaya kararlı. Bu nedenle kendisini baloya davet eden çocuğun sadece acıma ile bu teklifi yaptığını bilse de kabul ediyor. Çünkü insan içine kadın kimliği ile çıkmaya kararlı. Annesini de korkutan telekinetik gücünden çok bu kadınlık ile barışma olayı. Kızını bu kadın olma halinden korumak için akla gelmeyecek şeyler yapmış biri o. Romandaki ifadeyle "Kara Adam" ı yenen, içinden çıkaran yine o. Kızının
çabaları onu dehşete düşürüyor.
Carrie baloya kendi diktiği güzel bir elbise ve yakışıklı bir kavalye ile gidiyor. Roman klasik, çirkin ve gözlüklü kızın bir kuğuya dönüşerek mutlu sonla hikayesini sonlandıracak gibi akarken birden devreye yine kan giriyor. Hem de bol bol kan. (burada ayrıntı vermeyim spoiler olmasın) Kanın tekrar sahne almasıyla insanlar yeniden ilkelleşiyor. Bu ilkelliğe Carrie' nin tepkisi ile tam anlamıyla küçük bir kıyamet yaratma oluyor.
Aslında Carrie romanı tam anlamıyla bir porno. Şiddet ve kan pornosu, en hardcore' undan. O yüzden de süper bir roman değil, biraz seviyesiz açıkçası. Ama zevkli. İnsanın moraline iyi gelmesinin de sebebi bıraz bu. En ilkel formuna dön azıcık ve azıcık rahatla. Tabii abartma, toplumsal kimliğine de çok geçmeden geri dön.
Ben nitekim romanı tekrar bir çırpıda okuduktan sonra kitabı annemin kucağına atarak, "romanda kız annesini öldürüyo hehehe" şeklinde gülerek toplumsal kimliğime geri döndüm. Annem de "bıktım sizden de bu manyak adamdan da" diyerek tepkisini ortaya koydu.
Uyum içindeydik..

Wednesday, August 12, 2009

Ah efendim



ah efendim

önemi yok halimin

seyredem hayret ile şu alemi

ne bilinir kıymet ne kıyamet

allaha emanet ne gelir elden

ne sahibim bu yerde ne kiracı

sadece bir ömürlük misafirim ben


Ben büyüyünce Erkan Oğur olmak istiyorum. Gene getirdi koydu o yaşı gözüme, ne düşer ne kurur. Nasıl bir nefestir bu.


Bir gün arkadaşlarla beraber Büyükada' da bir konsere gittik. Erkan Oğur ve İsmail Hakkı 'nın konseri. Aya Yorgi vardır ya, oraya çıktık. Güneş batıyordu, konsere gelen insan sayısı azdı, sahne filan yoktu. Sanki evimizin bahçesine gelmişler bir grup dosta konser veriyorlar gibi bir hava. Manzara muhteşem, müzik muhteşem. Herşey öyle güzeldi ki. Çoktandır dinliyordum onları ama canlı dinlemeye bayıldım. Bir kere öyle huzurlu herifler ki. Hele Erkan Oğur. Aşmış gitmiş. Usul usul konuşuyor şarkı aralarında, telaşsız acelesiz, sanki tüm dünyanın tüm zamanı onun gibi. Zamana güveniyor adam. Onu bekleyeceğinden emin. Mutlu bir de. Ama öyle debdebeli, şaşaalı bir mutluluk da değil, sakin, yetinen bir mutluluk. Çok sahici.


Erkan Oğur' la arkadaş filan olmak değil, o olmak isterdim.


Şimdi abuk subuk bir iş yaparken "Bir ömürlük misafir" gene beni aldı götürdü. Yolculuktan biraz sersem ama mutluyum :)


Resim ne alaka bu yazıya bu resim olur mu derseniz, saçımı böyle kestircem, herkes bilsin istedim. Bob cut' mış bu, hadi Allah utandırmasın ne diyelim.

Monday, August 10, 2009

Ordan, burdan


--- "Seni o kadar çok sevdim ki" filmini seyrettim. Başta çok güzel başladı. "Oğlunu öldürmek gibi korkunç bir suç işleyen biri ile de empati kurulabiliyor mu yoksa len?" gibi ilginç bir soruyu sordurmayı başardı. Ama cevap o kadar basmakalıp ve insanları rahatlatmaya yönelikti ki, sonu tüm tadı alıp götürdü. Cevap şuymuş: " Ama o oğlunu, oğlunun iyiliği için öldürmüş akıllım, yani canavar değil azizeymiş. Şimdi huzurlu hayatına geri dön, korkulacak birşey yok, hala canavarlar ve azizeler var. İkisinin arasının kafanı karıştırmasına izin verme." Oldu. Peki.

--- Nazlıcan' ın bana ettiğini gördünüz mü? :) Bir kaç post önce kızı kurban olarak kurarak bir post yazmıştım fakat kız mini boy bir "Hürrem Sultan" çıktı. Halis Toprak' ın kötü anlaşmaya imza atmış zevcesinden bahsediyorum. O iştah ve hırsla 71 yaşında biri ile evlen, ertesi haftası adamın donuna kadar alsınlar. İlahi adalet deyip ellerimi ovuşturacak değilim, olay trajikomik bir vodvile dönüştü. Daha fazla deşmek yakışmaz insana.

--- Yeğenime hastayım, o da Cevahir' e hasta. ben ne kadar Cevahir Alışveriş Merkezi' nden nefret ediyorsam o da o kadar oradaki oyun parkını seviyor. Oyun parkının adı "Atlantis". Şöyle bir diyalog geçti aramızda:
- Teyze, Atlantis nedir?
- Atlantis kayıp bir kıta tatlım.
- Kayıp kıta ne demek?
- Yani , eskiden Atlantis diye bir kıta varmış ama sonra batmış ve kalıntıları da bulunamamış. Kayıp kıta deniyor o yüzden..

Ertesi gün:
- Teyzeee, ben neden Atlantis adını verdiklerini buldum oraya.
- Neden?
- Yani "Atlantis sadece Cevahir' de var, başka yerde kırıntısını bile bulamazsınız burdaki eğlencenin" demek istiyorlar.

Deli gibi güldüm ben buna, en tatlısı da kalıntıların kırıntı olması :)

--- Güzel şeyler istiyorum hayatımda. Yani genel hatlarında birşey yok zaten de, ayrıntılar son günlerde biraz kısır. Güzel kitaplar, güzel filmler, güzel müzikler, güzel görüntüler, güzel kokular istiyorum. Daha önce bu konularda daha çok beslenebildiğim bir çevrem vardı, artık yok. Beni besleyin lütfen. Güzel şeyler bulsun vuku.

--- Beslenmek dedim de aklıma geldi, kilolu insanlara tavsiyem var, eğer size kilo ile ilgili laf eden kişi sigara içiyorsa hemen "sen neden sigara içiyorsun o zaman?" diye sorun, biliyorum biraz ortaokul kafa yapısı ama işe yarıyor, sizi rahat bırakıyorlar. İradesizliğin görünür olması ve daha zor görünür olması ile ilgili bir durum bu. Ortaokuldan ilkokul seviyesine inme pahasına, "yemek yemek uyuşturucu gibi birşey, isterseniz eroine başlıyım, o zayıflatıyor, hem de aynı mantık" deyin. Tam bir sessizlik elde ediyorsunuz. Biraz çocuksu ve gülünç ama ne yapalım.

---Böyleyken böyle, hişş cidden besleyin beni yaa, kitap, müzik birşey tavsiye edin.


Not: Hugh Jackman gelip de "ee benim fotoyu niye koydun, alakasız yere?" derse cevabım şu olur:




Wednesday, August 05, 2009

Anti Depreş


Bir süredir anti depresan kullanıyorum ben.
Şimdi benim derdim obsessive compulsive lik. Böyle havalı durduğuna bakmayın gayet paçoz bir şey. Özeti şu, beynin o sırada aklına takılan şeyin peşinden bokunu çıkarana kadar gidiyor. Yani takıldın mı takılıyorsun. Ne bileyim mesela yemek takıntın varsa (ki benim var) 24 saat yemek düşünüyorsun, yesen de yemesen de. Yani yemeyi de düşünebilirsin yememeyi de, ama aklında oluyor hep. Ya da mesela birşey yapmaya başlıyorsun diyelim dizi izliyorsun, bokunu çıkarana kadar aynı şeyi izliyorsun. Aklı başında insanlar diziyi bırakıp 12 de yatıyorsa sen 5 te yatıyorsun ertesi gün işin varken. Yani bunu herkes dönem dönem yapar ama sen abartıyorsun bu işi. Ya da mesela odanı bir dağıtıyorsun, yaşanmaz hale gelene kadar toplamıyorsun. Efenime söyliyim hatta tuvalete giriyor, 1 saat çıkmıyorsun filan. Yani şöyle düşünün herkesin bazen yaptığı aşırılıklar vardır, obsessive in sorunu bu aşırılıklardan dönmeyi bir türlü becerememesidir. Yani obsesifin "anam ben naapıyorum, dur toparlanalım" deme süresi normal bir insanın bunu farketme süresinin 5 katı filandır. Böyle de bilimselim. :)
İşte anti depresan burda devreye girer. Benim kullandığım cins anti depreş tamamen insanı törpülemeye yarayan bir cins. Yani senin aşırılıklarını törpüler, bişeye çok takılmanı önler bir alet. Ama kendisi duygu ayrımı yapmıyor mesela arada cinsel isteği filan da biçen bir ilaç :) Ama öyle zombi filan da yapmıyor. Makul saatlerde uyumanı, daha normal olmanı ve çok takılmamanı sağlıyor. Faydalı bir eser. Çünkü senin dengeleyemediğin enerji dağılımını , o dengeliyor. Yani takıldığın şeylere acaip enerji vermeni ve hayatındaki hayati şeylere enerji kalmaması olayını engelliyor.
Ben tedavi sürecinde ilacı bıraktım. Yani bir süredir ilaç almıyorum ve etkilerini hissediyorum. Ne gibi etkiler?
Mesela sanal dünyada fazla vakit geçirmek gibi etkiler. Şimdi bu yazıyı bloguma yazdığım için biraz ironik gelebilir yazdığım şey ama öyle değil. Bloguma yazı yazmamı aşırı bulmuyorum. Ama verimsiz bir şekilde beni sinir edecek olan şeyleri özellikle bulup okuma gibi bir huyum var. Yani nasıl anlatsam bir ayar verme merakı.
Eskiden de biraz böyleydim ama aşırılaştı biraz, mesela hepimiz seksizm takıntılarımı biliyoruz.
Benim bu çatışmayı besleyen daha doğrusu sinirlendiğim şeyleri ön plana çıkaran herşeyi okuma alışkanlığım var, elim değdikçe de ayar veriyorum. Ne bileyim ayar vermesem rahat etmiyorum filan. Yani ne gereği var ki? Bir kere devamlı çatışma, didişme içinde oluyor insan, iç sıkan ve nasıl desem verimsiz bir uğraş. Kadınların "Sanal Süper Kahraman" ıyım sanki.
Bu çaba anlamlı bir çaba olsa cidden işe yarasa amenna ama devamlı bir kendini duvara vurma gibi bir uğraş. Geril geril ve duvara toslayacağını bilerek koşup duvara çarp. İç organlarını zayi etme pahasına.. Neden ki? İşte beyin takık durumda, yani oraya takılmış ilerleyemiyor koduumun beyni.
Bir çatışmadan beslenme olayı da var, mazoşistlik bildiğin. Bir yerde bir bok çukuru görünce yolunu değiştirmek yerine, bodoslama çukura dalıp, çukura bok dolu olduğunu anlatmaya çalışmak. Her bokta kendi içindeki bokları daha çok farkedip, kendinden dehşete düşmek. Halbuki pisliği öyle de karıştırsan böyle de karıştırsan pislik pisliktir. Ve karıştırdıkça kendi içindeki pisliğe daha çok gömülürsün ve kendi pisliğini beslersin. Beslendikçe seni sarar ve hareketsiz koyar bunlar, enerjin kendini ve etrafını lanetlemekle tükenmiştir çünkü. Böylece boktan asla kurtulamazsın. Halbuki başlangıçta çukuru görünce yolunu değiştirme imkanın vardı. Yolunu değiştirip seni kendi içindeki pisliğe değil de, ne bileyim lame bir ifade ama güzelliğe de fokuslanabilirdin. Tercihin seni dibe çeken oluyor ama.
İşte başlangıçtaki konuyu dağıtmazsam ilaçları bırakmamın bende sanal dünyaya bu şekilde aşırı dalış şeklinde bir tezahürü var. Bundan kurtulmalıyım. Bu çatışmadan beslenen mazoşistik yana dur demeliyim.
Ha eğer örnek ver len süslü süslü konuşuyosun da ne yapıyorsun yani neleri okuyorsun derseniz, işte 5 Posta ya gidiyorum bi millete ayar veriyorum. Çünkü 5 Posta bence güzel ve kaliteli bir blog olsa da hayli seksist (Fenasi de kabul ediyor zaten) ve bu pedofili olayları müsamaha seviyesi ile beni sinirlendiren bir yer. Sonra gidiyorum "Evli Adam" a , bir laf ebeliği, bir laf geçirmeye çalışmalar, biraz ergen modunda, efendim gidiyorum "Vakit" okuyorum, kadınlara bakışlarını dehşetle okuyup kin doluyorum, gidiyorum Nihal Bengisu Karaca okuyorum, gidiyorum Nur Çintay' ı okuyorum, arada bazı yine sinir olduğum erkek bloglarını okuyorum, beğenmeye beğenmeye, henüz yazmasam da içten içe laflar hazırlıyorum filan. Girdap bu.
Kurtulup yoluma devam etmeliyim.
Hohh, az rahatladım.

Monday, July 27, 2009

Uzak mesafe ilişkilerinin avantaj ve dezavantajları


Önce dezavantajlarla başlayalım, yazı neşeli bitsin, di mi ama :)


Dezavantajlar:

1- Tabii ki en basiti, göresiniz gelir göremezsiniz. Dokunasınız gelir dokunamazsınız. Telefonu öpmek filan gibi rezalet durumlara düşer, insanlığınızdan utanırsınız. Uff çok kötü sahiden bee :)


2- Gördüğünüz sizi etkileyen şeyleri "aa bak" diye gösteremezsiniz. Teknoloji ile akraba olursunuz. Gördüğünüz ona göstermek için içinizin pır pır ettiği şeyleri cep telefonu ile çekip gönderirsiniz.


3- Basit gündelik yaşam detaylarını paylaşamazsınız. Ama bu eksiği doldurmak için de abuk subuk bir sürü detayı bilirsiniz. Mesela herkes bir diğerinin o gün yediği yemekleri, yatma saatini, abartırsak tuvalet rutinini bile bilir.


4- Yolda giderken telefonla konuşmaktan kolunuz ağrır. (Bu biraz yüzeysel oldu :))


5- Birbirinizin kötü yanlarına pek şahit olmazsınız. Zaten az görüşebildiğiniz için, o görüşmede hep en iyi taraflarınız ortaya çıkar. Avantaj mı ki yoksa bu? :)


6- Konuşurken mimik filan göremediğinizden bazen gereksiz alınganlıklar yaşanır.


7- Telefon denen şey artık telefon değildir. O bir sihir kutusudur. Ordan çıkan veya çıkmayan seslere göre çok mutlu da olabilirsiniz, çok mutsuz da. Hayatınızı artık o minicik manyak alet yönetmektedir.


Avantajları:

1- Hüzünlü filan bir durumdur ama tatlı bir hüzündür bee. Hele de hafif mazoşistik bir ruh durumuna sahipseniz halihazırda, çektiğiniz acı yanında tuhaf bir zevk de hissedersiniz. Zevk de değil de, ruh kamaşması gibi birşey. Kaşıyıp bir yeri yara yapmak gibi filan. Ya da yaranın kabuğunu kaldırmak. Neyse frene basalım burda, sapıtıyoruz :)


2- Uzun bir süre göremeyip tekrar gördüğünüz o an, o ilk karşılaşma mükemmel birşeydir. Mükemmel ötesidir. Bakışmalar, elini ilk tuttuğun an, ilk kucaklaşma.. Kafa yapar. Off gerçekten herşeye değer.


3- Aşk şimdi bence suicidial bir arkadaşımız. Yani aşk devamlı kendini öldürmeye çalışan bir şey. Çünkü aşık olunca insan maşuku devamlı dizinin dibinde dursun istiyor, her an her dakika beraber olmak. Her an her dakika beraber olunca da aşk yavaş yavaş tükenen birşey gördüğüm kadarıyla. Uzun mesafe ilişkisinde, çok fazla görmek istersin çünkü aşıksındır ama göremezsin, bu yüzden de aşkın bu "yanmak istiyorum, yanıp kül olsam da önemli değil, ben bir yanayım" diyen yanına mecburen set çekmiş olursun. O yüzden de ateş acı vere vere yanmaya devam eder.



Off offf, özledim a.q.




Wednesday, July 22, 2009

"Sübyancıyım ama para bende! " ya da "Mide Bulantısı"


Haberlerde okumuşsunuzdur. Halis Toprak ki kendisi 71 yaşında bir adam (?), 17 yaşında torununun çocuğu olabilecek bir kızla evlenmiş. Kızın rızası varmış, ailesinin rızası varmış, düğünde kız ağlamamak için kendini zor tutarken, kızın annesi ile babası çok neşeliymiş..
"Evlilik" sözkonusu olunca, yüzük takınca böyle birşeyi gerçekleştirebiliyor yaşlı bir adam. Allahım ne kadar, ne kadar ikiyüzlüyüz. Hüseyin Üzmez' e lanetler okuduk, ki ne kadar lanet okusak az o kaşları yüzüyle 90 derece olan pis mahlukata. Ama bu Halis Toprak' ın da bu işten böylece sıyrılıvermesi olacak iş mi? Tabii Hüseyin Üzmez' in yaptığı daha kötü gibi duruyor ama gerçekten bir karşılaştırma yapıp birine daha evla diyebilir miyiz? Biri 14 biri 17 yaşında. İkisi de çocuk. 17 yaşında da insan çocuktur. Kendisi asla kabul etmez ama öyledir.
Yani evlenmişler, kızın da ailesinin de rızası varmış diye susup oturacak mıyız? Evlilik bu olayın kötülüğünü örtüyor mu? Çocuklarımızı korumamız gerekmiyor muydu?
Neden kimse Halis Toprak' ı tutuklamıyor ki? Hüseyin üzmez sapık, Halis Toprak saygın işadamı mı şimdi? Son tahlilde durum bu mudur?
En, en anlamadığım şey Halis Toprak aslında burda. Yani bir insan kendisini istemeyen, tiksinen biri ile beraber olmayı nasıl ister ki? Çok mu naif bir soru bu? Kendini başka birşeyle eğleyemiyor mu? 71 yaşında bir adamdan bahsediyoruz. İlk başta kendi midesinin bulanması gerekmez mi? Bu sübyancılar nasıl mahlukatlar ki?
Ya kızın ailesi? Onları neden tutuklayan yok? Malezya ' da bilmem nerede küçük çocukları pazarlayan insanlar tiksinti ile karşılanıyorsa, bu anne babanın lanetlenmemesine neden, gerçekten iyi, karlı bir satış yapmaları mı?
İnsan hayatı bu kadar ucuz mu? Parası olan isterse 17 lik kız satın alabilir, isterse de 17 lik kızın başını gövdesinden ayırıp yine 17 yaşındaki kızı bundan suçlu tutabilir mi?
Tüm bunlar olurken dünya hiçbirşey olmamış gibi umursamazca dönmesine devam ediyor. Ben buna da şaşıyorum. Çok şaşıyorum.

Monday, July 13, 2009

Cinema Paradiso


Sevgili Virgilius insanı, tek kişilik bir kitap klubü kurarak, hepimize güzel kitaplar tavsiye etti. Passive Apathetic de hemen feyz alıp aynısını yaptı. Peki ben? Benim neyim eksik? Ben de yapmak istiyorum ama kitap yerine film yapayım ben. Daha zevkli geldi bana.. Herkese film seçeyim, meşrebine, tanıdığım kadarıyla huyuna suyuna uygun.. Bir de benim en sevdiğim filmler bunlar..Hemen başlıyorum:


İlk olarak bu işi başlatan Virgilius' uma gelsin bir film: "The man from earth". Virgilius yavrum, kendini bulacaksın bu filmde, geveze entelektüel :)


İki Gözüm Passive Apathetic' e , "I' am a cyborg but it is ok" ve bir de "Adam Resurrected" İlki muhteşem umut dolu ve eğlenceli, ikincisi de öyle görünmese de aslında umudu barındıran bir film. Özellikle ikinci insan onuru üzerine vurgu yaptığı için ve meseleleri Passive imin ilgisini çeker diye tavsiye edildi.


Ekmekçikızcııım' a, "Short Cuts" bence olay örgüsünü, kurguyu sever, belki de çoktaan seyretmiştir benim sinema aşığı arkadaşım.


Metin Bey' e kendi gibi elegan bir film: "Le fille sur le pont". Belli etmemeye uğraşsa da hayli romantik olduğundan seçildi. Ayrıca okuyorsanız acil şifalar dilerim Metin Beyciim. Çabuk iyileşin lütfen.


Sherlotte um, naif arkadaşıma da "Mirror Mask", sever diye düşünüyorum. Gizemli, ışıklı ve ayrıca büyüme hikayesi.


Sevgili Joa için madem aşktan gittik, pek latif bir aşk hikayesi tavsiye edelim: "Wristcutters"


Sevgili Esther' e de "Hedwig and the angry inch", kendisinin bir ara gay ikonu olma arzusu vardı, bu filmin ilgisini çekmemesi imkansız.


Ever ' ıma, Uzakdoğu sineması ile barışması için: "Zatoichy". Dur küfretme bak çok eğlenceli film. Mihehehe. Canım mantı çekti beee :)


Senaaaa' cığıma, "Coraline" animasyon seviyo, bi de stop motion sever mi bi bakalım..


Tavşen' e bi klasik verelim: "A bout de souffle" çoktaan seyretmiş olabilir tabii bu tarz sahibi filmi.


Noni' ye de olur da izlememişse, "Breakfast At Tiffany's " i tavsiye edelim ama seyretmediğine ihtimal vermem.


Bir de bir de mimim var benim. Ekmekçikızcım göndermişti. "Siz hangi kitabı okuduğunu gördüğünüz bir adamla/kadınla tanışmayı isterdiniz?" konulu bir mim.

Çok düşünmedim. Birinin elinde "Günlerin Köpüğü- Boris Vian" kitabı görürsem, çook ilgilenirim. Hele de "ülen ne saçma sapan şey bu" şeklinde değil de eğlenerek, duygulanarak, sonlarda ağlayarak okuyorsa (tüm süreci nasıl göreceksem :)) elimizde dört başı mamur bir "kafa insan" adayı duruyor demektir.

Bir de sanırım çocuk olmayan ama benim halen ara ara okuduğum çocuk kitaplarını okuyan yetişkinler görsem etkilenirim ama bunun olasılığı düşük. Bu kitaplara örnek: "Küçük Prenses", Comtesse de Segur un herhangi bir kitabı, Oscar Wilde 'ın çocuklar için yazdığı hikayeler..


Burayı okuyan herkese pas atayım. Evet, "Siz hangi kitabı okuduğunu gördüğünüz bir adamla/kadınla tanışmayı isterdiniz?"


Not: Yukardaki yakışıklı Boris Vian :)


Tuesday, July 07, 2009

Bülbülüm altın kafeste


Yine mesaideyim.

Etrafta bir takım ben gibi iş yapan arkadaş var, bir de mobilyaların filan yerini değiştiren işçiler. Mobilyalar oynatılırken ağlar gibi sesler çıkarıyorlar. Hani zemine sürtünürken olur ya. Bir hüzünleniyorum. Ama asıl hüznün altyapısını kuran Erkan Oğur. Kendisi şu an kulaklığımdan bana "Ben sana aldanamam yariim, ben sana dayanamam." diyor. Bu söylediğinde birşey yok da, türküye "Bülbülüm altın kafeste" diye başlıyor ya, orası mahfediyor beni. Bu türküyü dinleyipte kendini bülbülle özdeşleştirmeyen var mı acaba? Hele de mesaide. Altın kafes te işyeri elbette. Altın olduğu tartışılır ama basbayağı kafes işte. Biz de artık ötmeyi unutmuş bülbülleriz.

Alternatifi ne? İş bulamayıp evde ötmeyi unutmuş bülbül olmak mı? Bu daha beter. Peki öten bülbül nasıl olunuyor, şöyle güller içinde, kafeslerden azade, gülün üstündeki çiyi içip, şey yiyerek. Şey dedim çünkü bülbül ne yer hiç bilmiyorum. Benim romantizmim bu kadar olur işte, şey dedik kaldık. Çer çöp yer heralde, ot bok ne bileyim. Off bülbül filan olmam ben. Hay Allah iyi de gidiyorduk yahuu.

Neyse ne diyordum, iş işte altın kafes, çıkarın beni burdan. Mobilyayı oynatan işçiler de delirdi, resmen eziyet ediyorlar sıralara, masalara. Hepsi çığlık çığlığa şimdi. Daha az romantik söyleyecek olursak çok gürültü var, kulağımın ırzına geçildi. Erkan Oğur da susmuş, hemen "Zahit bizi tan eyleme" ye geçelim. Eveet çok güzel. Kalp atışını taklit eden herşey neden insanları vecde getiriyor ki? Ne ilkeliz değil mi? Yüzyıllar önce de aynı ritmlerle vecde geliyorduk, bugün de öyle. Dinler filan değişiyor arada ama bizim bu kendinden geçme sevdamız değişmiyor. Zikirden, daha öncesindeki şaman ayinlerinden filan bahsediyorum. Bu bilinç denen şey bize yük, anladım ben. Onu atıp kendimizden geçsek tamamız, süperiz.


"Biz ha isek siz de ha sınız

Siz hu iseniz biz de hu yuz

Haydan gelen huya gider. "


dedi Erkan Oğur şimdi. Tam ne demek istedi bilmiyorum ama hissettim, güzel bir şey söyledi.






Thursday, July 02, 2009

Sigmund Freud, Analyze This


- İşte ben kendimi farklı sanardım. Öyle yapanları da sıradan bulur, küçümserdim. Ama şimdi böyle hissedince...
- Peki Talisman, sana kendinin diğerleri gibi sıradan olmadığını düşündürten şey neydi?
- Ehhh şey yaniiiii been...

İşte budur. Psikiyatristler budur işte. Karşına geçerler gözünün içine baka baka, sinir sinir şeyler söylerler. Sıradan değilim dersin "neye dayanarak dedin bunu cicim" derler. İnsanı bozarlar, bazen hüngür hüngür ağlatırlar. (Zaten oturduğun sandalyenin hemen önündeki sehpada kocaman selpak vardır.) Verdiğin cevaptan tatmin olmazlar, seni didik didik ederler. Bir de bunun için para verirsin. Vaktiyle DOT tiyatrosu için dediğim gibi paramızla rezil oluyoruz, başka birşey değil.

Yine de psikiyatristime gitmeyi seviyorum. Muayenehaneye gittiğimde kendimi acaip rahat hissediyorum, bu aralar havalar da güzel ya, erken gittiysem balkona kuruluyorum, fesleğenler var onların başını okşuyorum, kitabımı okuyorum ya da kadının çeşit çeşit gezi dergileri var, onlara takılıyorum. Tabii ben de o kadar para kaldırsam ben de paso gezerim. Neyse sonra odaya geçiyoruz işte, konuşmaya başlıyoruz.

Çok garip bir ilişki biçimi dıştan bakarsan. Yani bir yabancıya acaip mahrem şeyler anlatıyorsun. Uzun süre bunu yapınca seni tanıyor, bir bakıma yakınlaşıyorsun ama hala yabancı ve yabancı da olmalı. Yabancı olmazsa zaten sana faydası olamaz. Yani çok mesafeli bir ilişki ama mesafeli bir ilişkide asla anlatmayacağın şeyleri anlatıyorsun. Arkadaş olmamak çok önemli ama, sonuçta o senin arkadaşın değil, muhabbete gitmiyorsun oraya. Arkadaşın değil derken kasılıp oturma anlamında değil tabii, çok da gülüyoruz filan bazı seanslarda ama yine de o mesafe var. Olmalı da. Ama mesela bu mesafeli ilişkide bir bakıyorsun, kadın önüne bir kitap almış sana kadın cinsel organını şemadan anlatıyor. Biraz komik bir durum. Ve seans bitince de ilişki orda bitiyor. Eskort hizmetine de benziyor aslında biraz. Biri bedeniyle seni tatmin ederken, diğeri beyniyle tatmin ediyor.

İşe yarıyor mu peki? Yarıyor ama doğru psikiyatristi bulman lazım. Yoksa daha beter eder. Biri için doğru olan senin için doğru olmayabilir. Benimkinin doğru olduğundan eminim. Kadın Haneke seviyor daha ne olsun. Gerçi Stephen King okumamı bir septom gibi görüyor ama ben kanımın son damlasına kadar savunuyorum Steph seni, merak etme.

Bu arada Haneke dedim de, yakın zamanda Benny's Video ' yu seyrettim. Harika bir film. Funny Games kadar olmasa da rahatsız edici ve yine şiddet pornografisini yerin dibine geçirdiği bir film. Ama o değil de, filmin sonunda adamla bir röportaj koymuşlar, çok hoşuma gitti. Bir kere Haneke öyle kasıntı, sıkıntılı filmleri gibi daraltıcı bir adam değilmiş, bilakis neşeli, canlı, hoşsohbet bir insanımız. Filminden heyecan duyduğu belli ve çok çok aklı başında. Bir filmin herhangi bir yargıya varmak için süresinin çok kısa olduunu söylüyor mesela, herhangi bir insanla ilgili soruya 80 dakikada cevap veremem o yüzden sorularla uğraşıyorum diyor adam. Soru soruyor, sorduruyor. İnsanın beynini mıncıklıyor. Üstelik bunu bir zerafetle yapıyor asla istismar etmeden. Bir de fotoğraf çekenlere giydirdi, tatillerde hiç fotoğraf çekmem diyor, insanlar gördükleri güzelliklerin fotoğrafını çekerek onlara sahip oldukları illüzyonunu yaşıyorlar diyor. Süper yorum. (Gregor bence sana bundan ekmek çıkar, bilirim Ifsak' çılar nefretini :))

Bu arada amma daldan dala atladım :) Psikiyatristimle ilgili aktaracağım son anekdot, ona geçen postumun konusu Nida ve Milliyet' ten bahsettim, gene dayanamayıp sehpadan bir mendil alıp ağlamaya başladım. "İzledin mi peki?" diyo sordu, evet deyince de, "Neden kendini korumuyorsun Talisman?" dedi, "Neye güveniyorsun, ne güvencen var? Ne güvencemiz var?" dedi, bunu söylerken de gözleri sulandı kadının. Yani psikiyatristini ağlatmayı başaran sulu zırtlak hasta olarak tarihteki haklı yerimi de istiyorum. Ayrıca söylediği mantıklı idi, pek korunmasız duruyorum, güvende olduğumuz illüzyonunu çok fazla deşeliyorum ve bu sendelememe sebep oluyor. Yani şiddeti düşündüğünde o hayatına girmiş oluyor zaten. Geçmiş olsun. Tabii ki toz pembe bir dünya hayal ederek salakça sırıtarak yaşamak değil ama şiddetten beyni de korumak gerek.
Şiddeti çok düşünerek, normal gündelik hayatında lazım olan enerjiyi de şiddet duygusuna emdirmemek gerek.
Not: Foto, evdeki duvarımdaki sticker. Straight bi insanım ama yine de Arwen, bence Yüzüklerin Efendisi' ndeki en güzel şey.

Monday, June 22, 2009

Snuff

Milliyet gazetesinin internet sitesine lanet olsun.
Lanet, lanet lanet olsun..
Şiddet pornografisi ne demekmiş cümle aleme gösterdiler.
Lanet olsun.

Wednesday, June 10, 2009

Apocalypse Now


Macbeth te ne diyordu, "ihtiyarın bu kadar kanı olacağı kimin aklına gelirdi" mi? Ben de "bir insan evladından bu kadar sümük çıkabileceği kimin aklına gelirdi ki" diyorum. Cümle içindeki insan evladı benim ve evet sümüklüyüm. Tıbbi tedaviyi reddererek çeşmenin kendi kendine kuruyacağı savına sıkı sıkı bağlanmış bulunmaktayım. Ama çok sıkıldım, top top peçeteler bitirdim. Burnuma tıkaç bile yaptım hem de işyerinde. Yaratık gibi oturdum yerimde. Offf bu polenli dünyaya çocuk getirmek istemiyorum.


Aslında genel anlamda bir çocuk pörtletmek isteyip istemediğimi bilemiyorum. Bir yandan çok güzel olacağını düşünüyorum ama bu düşüncelerim daha çok tensel şeyler. Yani, çocuğumu kucağıma alışımın güzelliği filan. Elciklerini tutmak vb. Ama onun dışında bir birey yaratmak filan bana pek uzak. Sanırım daha çok bebek fetişistiyim. Böyle 5 yaşına kadar filan sevebileceğim birşey istiyorum. Aslında şu cümlelere baktım da, benim doğurmam kanun namına engellenmeli. Neyse, dur bakalım.


Şimdi benim yaş 33 ama bu kadın-erkek efenim cinsellik, çocuk vb konularındaki yaşım 17 filan. Eskiden pek takardım buna, ayy ben geç kaldım ay çok komik ve acınası hallerdeyim filan şeklinde. Şimdi pek takmıyorum. Sonuçta eskiden olduğu gibi 10 yaş civarında takılmış da olabilirdim. Ömrümün sonuna kadar acıklı platonik aşklar, abartılı hayranlıklar yaşayabilirdim. Mutlu da olurdum bence. Ama bu büyüme işinin mutlulukla bir ilgisi yok. Zaten yaptığımız pek çok şeyin mutlulukla bir ilgisi yok.

"Mutluluk, mavi çocuk, oynardı bahçemizde"


Neyse ne diyordum, kimisi hiç doğmuyor bile ve bunu farketmeden 60 sene yaşayabiliyor, ben 33 yaşında ergen olmuşum çok mu? Belki ergenliği de aşarız. Olur a.


Çocuk deyince aklıma birşey daha geldi. Doğum günümde arkadaşlarımla, "herkesin çocuğu olmalı mı?" "bir insan neden çocuk ister?" filan tarzı konuları konuşuyorduk. Orda birden farkettim ki biz insanlar istesek kıyameti kendi elimizle kopartabiliriz. Sadece ortak bir karar alarak çocuk yapmamamız yeterli. Bu kadar basit. Yani ne yıldırımlar ne şimşekler ne yangınlar. Küçük ufacık bir karar.

Kimse çocuk yapmazsa insanlığın sonu, kansız, kavgasız bir şekilde gelebilir. Bence isabet olur. Suları filan da açarız gönlümüzce.. Bayan Rotenmayer tarzı , "Gelecek nesillere nasıl bir dünya bırakıyoruz" şeklinde ötenler de bir susar.

Ohhh dünya varmış.

Dünya bir varmış, bir yokmuş hatta. Harika.


Bence bunu bir düşünelim, ne dersiniz karilerim?

Thursday, June 04, 2009

Mad About You & Myself


- Bazen duble aşık olduğumu düşünüyorum. Sevgilime aşığım. Bir de sevgilime aşık halime aşığım. Bazen beraber çektirdiğimiz fotoğraflara baktığımda kendime hayranlıkla bakakalıyorum. Öyle matah güzellik filan değil gördüğüm. Ama gözlerimden bir ışık fışkırıyor. Sanki içimden fener tutmuşlar gibi. Kendimi hiç öyle görmedim ki ben. Resmen ağzı açık ayran delisi gibi bakıyorum kendime ve ne yapayım kendime de aşık oluyorum. Peyami Safa olsa, aşk zaten maşuğun gözbebeklerinde kendini görüp kendine aşık olmaktır filan gibi sözler ederdi herhalde. Narsist de değilim ama ikimizi de seviyorum. Nazar değmesin.


- Bizim işyerinde hemen benim yanımda oturan kızlardan biri Sarıyer yakınlarında bir ev tuttu. Ev çiftlik evi gibi, yeşillikler içinde ve kocaman bahçesi var. Hayvanlar da varmış. tavuklar, kedi köpek. Ben de "oh ne güzel o tavuklardan arada kesersiniz. Çok güzel oluyor evde yetişen tavuk, bu yediğimiz saman gibi şeylere benzemez" dedim. Allah yanımda oturan iki kız da bir şok olsunlar bu sözlere. Nasıl olurmuş, insan baktığı hayvanı kesip yermiymiş. Çok insafsızca imiş. Bunu söyleyen kız o sırada tavuk yiyor yanlız. Eee tavuk yiyorsun dedim, o farklıymış, hayvanı görmemiş ki ama kendi bakıp büyüttüğü hayvanı yiyemezmiş. Bunun üzerine ben inekleri çok sevdiğimi ama yaşlandıklarında kesip sucuk yaptığımızı ve o sucuğun tadına doyulmadığını filan söyledim. Bir nevi yangına su attım. Ama çok doğal geliyor yahu bu bana. Ne yapsaydık ki. 10 tane inek var bizde, her sene yavruluyorlar, hepsini tutmaya kalksak, bize köyün kendisi kadar ahır lazım. Kafadan olmaz yani. Uyanın uyan, bu yemeklerde önümüze aldığımız etler ağaçta filan yetişmiyor. Vejeteryan olup da et yemeyen biri bana karşı çıksa eğerim boynumu, ama bu türlüsü ben görmiyim de hayvanlar ölürse ölsün demek gibi. Ayrıca bu çok para kazanınca tavuklu, yeşil eve geçmek de biraz ironik değil mi? Anlamsız işimizde paso birilerine para kazandıracağımıza, köyümüze geri dönsek,tavuğumuz , yeşilliğimiz hazır yani.


- Eve duvara asmak üzere resimler aldım. Bir tanesi yukarda gördüğünüz. Dragon Spell. Güzel di mii? Yeğenim bayılacak, kendisi 7 yaşında ve en sevdiği şeylerden biri benim uydurduğum masalları dinlemek. En çok da kalelere saldıran ejderhaları ve o ejderhaların arkadaşları ile maceralarını seviyor. ama ejderhanın arkadaşları absürd, tavşan, keçi, kutup ayısı gibi.. Ben anlatırken her birini kendi arkadaşlarından biri ile ozdeşleştiriyor. "Aaa tamam o Ali iştee" filan diyor. Eğleniyoruz biz :) Kendisi tabii ki ejderha.


- Yeğenim dedim de geçenlerde onunla yaşadığımız nefis diyalogu da buraya yazmalıyım. Bununla piknikte muhabbet ediyoruz ama sanki birbirimizi tanımıyormuşuz da orda tanışmışız oyunu oynuyoruz. Arada "Talisman teyzem var bir de" diyor. Ben soruyorum:

- Peki nasıl biri bu Talisman teyzen?

- Hımm, biraz tombik, gözlüklü, tatlı yüzlü biri işte.

- Hadi yaa seviyor mu seni bu teyzen?

- Tabii çok sever.

- Sen onu seviyor musun?

- Hem de nasııl..

Ama bu "hem de nasıl" ı o kadar içten söyledi ki, eridim ben. Oyunu filan da bozdum, canııım şeklinde saldırdım çocuğa :) Komiğim.


Neyse böyleyken böyle, bugün Cuma, hayat güzel.


Bir de şu anda Nil' in "Çok canım yanıyo" şarkısını dinliyorum, sadece benim mi aklıma sado-mazoşizm geliyor bu şarkıyı dinlerken? Daha duygusal biri olmalıyım yaa. Böyle olmuyo.




Sunday, May 31, 2009

Pis Feminist



Karikatürize edilmiş feministi bilirsiniz: Yağlı saçlı, bıyıklı (?), bakımsız, erkeksi ve sinirden burnundan nefes alan bi yaratık. Çoğu kişi bunu gerçek de sanar yani feminist dedin mi yüzü ekşir, kasılır, yeni limon yalamış bir hal alır. İşin komiği kadını erkeği aynıdır. Yani sırf erkekler iğrenmez bu feminist denen şeyden. Kadınlar da tepkilidir. Kadın, kazara kadının eşitliği vb konularında bir laf ederse hemen özür diler gibi ekler "yani feminist filan değilim ben de amaaa" . Tercümesi şudur: "Benden korkma, eşitiz filan diyorum ama ilk ters tepkinde geri adım da atarım, tüm kadınları da satarım."
Feminist bir tür modern zaman gulyabanisidir. Hiçbir cins üzerine alınmaz, dudak bükülür, hor görülür.
Bense feminizmi başka algılıyorum. Feminist deyince benim aklıma kadınlığından memnun olan kadın imgesi geliyor. Her anlamda. Yani bedeninden de beyninden de ürkmeyen, geri adım atmayan, kendisini ortaya koyan kadın.
Yatakta orospu, sokakta hanımefendi, mutfakta aşçı tarzı şizofren saçmalamalara yüz vermeyen, istediği mekanda istediği gibi varoluşunu sürdüren kadın. Düşündüğü için ve kendi haklarnı savunabildiği için özür dilemeyen kadın.
Pasif agresif yaşam biçimini benimsemeyen kadın. Bakıyorum da pasif agresiflik özellikle evli kadınlarda almış başını gitmiş. Farkettiniz mi? Direk tepki vermeyen ama içten içe aksiyon alan, diş dileyen ama nazikçe gülümseyen kadınlar. O klasik, "erkeği yöneteceksin, o evi kendi yönetiyo sanacak." felsefesi. Manidar bakışlar ve gülümsemelerle kadınların kuşaktan kuşağa aktardığı bilgi. Peki biz bu derece çocuk haline getirilmiş erkekle ne yapacağız ki ? Erkeği yönetiyorsan bırak o da bilsin, buna hakkı var. Kadınlar tepkisini direk verse, korkmasa, erkek de belki büyüyebilecek. Ama erkek kadını bu şekilde davranmaya iterek aslında kendi büyümesinin önünü kesiyor. Kimse bunu dile getirmediği sürece erkek sonsuza kadar çocuk olmaya, başının okşanmasına razı. Kadın kadınlığını ortaya koyamayınca erkek de erkek olamıyor farkediyor musunuz? Birşeyler ıskalanıyor böylece.
Her neyse konuyu dağıtmayalım. Feminist benim gözümde kadın olmayı dolu dolu ve korkmadan yaşayan dişi birey işte, onu diyorum. Bu durumda feminist bir kadından bakımsız olmasını filan bekleyemeyiz. Hatta aksine bence seksapeli bol olur gerçek bir feministin. Hani şu kadının meta olması konusu var ya, bence orda kadınlar bir yerden gol yiyor. Kendini feminist addeden bir grup kadın, kadının herhangi bir şekilde çıplak, seksi vb görünmesini kadına hakaret olarak algılıyor. Ya da sırf erkeğin göz zevki için bu tarz şeylerin olduğunu, bunun da kadınları bir nesneye dönüştürdüğünü savunuyor. Bir dereceye kadar doğru bu tavır. Seks istismarı olarak kadın bedenini kullanmak yanlış olabilir. Ama nesneleşmeyeceğim derken bütün o kadınsı görünümden, tavırdan vazgeçilmesi de bana doğru gelmiyor.
O zaman gene erkeklere karşı bir duruş sergilemiş oluyor kadınlar. Bir counter attack. Halbuki buna gerek yok. Kadın istiyorsa kendini gösterebilmeli, rahatça, bunu gösterme olarak bile addetmeden. Başta söylediğim kendini ortaya koyma bu. Libidosu ile, beyni ile, cesareti ile, bir bütün olarak. Şizofren bölünmelere karşı çıkarak.
"Jartiyerli Feminist" in bir oksimoron olarak algılanmadığı güzel günlere :)

Tuesday, April 28, 2009

Vicdan ya huu!


Anlamadığım şeyler oluyor.
Bir kız çocuğu var. 17 yaşında. Bir de sevgilisi var bu kızın, normal, dışardan gayet güzel görünen bir ilişkileri var. Sonra bu sevgili birgün kızın kafasını testereyle koparıyor ve kızın cesedini, bir çöp kutusuna atıyor. İnsanın aklının alamayacağı bir dehşet. Çok yakınını kaybedenler bilir, ölen kişi ile vedalaşmak çok önemlidir. Son kez o seni görmese de yüzüne bakmak, son kez elini tutmak, onu yolcu etmek. Önemlidir. Bu yüzden uzak şehirlerden yakınları gelene kadar kalkmaz bazen cenaze. O veda önemlidir. İnsanın yüreğine bir damlacık su serper. Kızın anne babasının kızlarına veda etme lüksü olmamış, bakamamışlar çünkü o haline. Anlatılamayacak acılar var, bu da onlardan.
Sonra bir yerde kendini dindar addeden insanlar var. Allah' a inandıklarını iddia ediyorlar. Bu kız çocuğunun gazetelerde çıkan fotoğraflarına bakıyorlar gözlerini kısıp. Dekolte kıyafet giyen ve yabancı bir erkekle (sevgilisi de olsa o yabancı bir erkek) beraber gece vakti sokakta dolaşan bir kız görüyorlar. O artık acıma duyulabilecek bir insan değil. O artık annesi babası tarafından sahip çıkılmamış, bataklara batmış, bu bataklara girdiğine göre de başına gelenleri haketmiş bir kız. "Su testisi su yolunda kırılır kızım, bunları yapıyorsan başına gelecekleri de düşünmeliydin. " Hadi haketmiş demeyelim, böyle düşünen azdır diyelim, en azından başına gelenlerde payı olan bir genç kız. Evinde otursa böyle mi olurdu?
Bir de emniyet müdürü varmış, o da kızlarına veda edememiş olan anne babayı iğnelemiş, kaba tabirle laf sokmuş, "Onlar polise neden katili yakalamıyorsunuz diyorlar ama sorun bakalım kızlarını takip etmişler mi? " demiş. Suçtan payını anne baba da almış yani. Öyle ya. Kızını takip etsene, kırsın dizini otursun, bak bakalım o zaman kafasını kesiyorlar mı?
Allah' a inandıklarını iddia ediyorlar, onun emirlerini uyguladıklarını. Ama Allah, insanların ona tapmasını istememiş miydi? Bunlar insan mı? İçinde vicdan yoksa o yaratığa biz insan diyebilir miyiz?
Dünyayı güzellik kurtaracak demiş ya şair, dünyayı bir parça vicdan da kurtarabilir belki. Ama benim çok umudum yok.

Sunday, April 12, 2009

Ne kitaplar sevdim, zaten yoktular


Yeni bir mimle daha karşınızdayım sevgili karilerim. Sevgili Endişeli Peri beni mimlemişti. Mimin konusu: “Kitap yazmak isteseydin, ne yazmak isterdin?”

Öncelikle çok kıskandığım bazı yazarların kitaplarını onlar yerine ben yazmış olayım isterdim. Hemen listeleyelim:

1- Kazuo İshiguro- Beni asla bırakma. Harika bir kitaptı. Kusursuzdu.

2- Peyami Safa- Yalnızız. İçindeki seksist ögeleri çıkarmak kaydıyla. Gerçi kitap oldukça incelir bu durumda :) Ama ne yapayım seviyorum. Özellikle karakterleri ete kemiğe bürümesini seviyorum. Samim' de Besim' de Meral' de tanıdığım insanlar gibi. Zaten en büyük dramımı da özetler bu kitap: Samim ' le Besim arasındayım (Besim e daha fazla yaklaşsam da) ve tercih yapamıyorum.

3- Turgenyev- Babalar ve Oğullar. Bazarov a ben hayat vermiş olmak isterdim.

4- Tolstoy- Anne Karenina. Fazla söze gerek yok. Ama Tolstoy olmak istemezdim özellikle yaşlılığında çekilmez bir ihtiyar olmuş. Karısını bir kuluçka makinası olarak kullanması da cabası.

5- Dostoyevski- Delikanlı. Klasiklerden çıkamadık ama Dostoyevski özeldir. Onun karakterlerinden çok kendisini tanıyor gibi hissederim. Güzel ruhlu insan.

6- Pinhan- Mahrem- Elif Şafak. İkisini de kıskanıyorum. Allah Elif Şafak' ı o günlerine döndürsün. Amin.

7- Geber Anne- Sezgin Kaymaz. Süperdir. Çok tanınmaz ama mücevher gibidir.

8- Talisman- Stephen King. For sure :)

9- Kujo- Stephen King. Bir arabanın içinde kısılıp kalan anne ve çocuğunun bir gününü, sürükleyici, içe dokunan bir kitaba dönüştürmüş bizim deli. Karakter yaratma burda da feci güçlü.

10- Ruh Adam- Atsız. Çok etkileyicidir. Dili harikadır, mistik yönü tam kararındadır, karakterler müthiştir. Bu kitabın meşhur olmamasını anlayamıyorum. Tamam Atsız ırkçıydı ama bu kitap harika. Bunu kabul etmek ırkçı olmak anlamına gelmez ki. Objektif değiliiz hiç birimiz..

11- Ben Robot- Asimov. Asimov' a da hastayım beni bir robota aşık etmeyi başarmıştır. Gerçi onu okuduğum sırada hormonlarım coşmuş durumdaydı ve sokaktaki elektrik direğine bile sarılabilecek haldeydim ama olsun.

Bunlar ilk atımda aklıma gelenler. Bütün bunları ben yazmış olsaydım çook mutlu olurdum. Ve büyük ihtimalle şizofren, bu kadar alakasız şeyleri yazabildiğime göre :)

Bunun dışında yazmak istediğim kitap türü aslnda şöyle birşey olurdu, bilimkurgu içeren, içinde çook meraklı bir cinayet olan, bunu mistizmle de harmanlayan ve ayrıca içinde aşk da olan bir kitap :) Kontes' i kim..ikti gibi sizin anlayacağınız.

Yani en sevdiğim kitap henüz okumadığım. Böyle bir kitap okuyabileceğimi de sanmam, aşure gibi ne o öyle. Bu arada aşurede sadece nohut fasülye olsa ne güzel olur, ama o zaman aşure olmaz di mi. Hımm.
Mimi iletelim: Gregor Samsa, Metin Bey (depreşiklik yok, Rocky), Passive Apathetic (aman da yeniden yazarmış, beni mutlu edermişş :))
O değil de hayat güzel sanki bee..